Giriş: 1
Yazar: Sevim Ogmenoglu

İnsan kendini ne zaman tam olarak 'tam' hisseder bilmiyorum ama ben, onun adını duyduğum anda kendimi 'tam' hissediyordum. Derslerimi çalışırken, şarkı dinlerken ya da ne bileyim, belki göz göze geldiğimiz o ufak anlarda bile saatlerce süren gülümseme tüm günümü kaplıyordu. Onun varlığı, sanki eksik bir puzzle parçasının yerine oturması gibiydi. Her şey daha net, daha anlamlı. Saçma sapan bir romantizm belki ama gerçek. Diğer insanların "aşk" dediği şeyi yaşayıp yaşamadığımı bilmiyorum, belki de bendeki sadece derin bir hayranlık. Ama o hayranlık bile içimi öyle bir sıcaklıkla dolduruyor ki, kendimi tamamlanmış hissetmemek mümkün değil. Bazen düşünüyorum, o olmasa ben ne yapardım? Muhtemelen yine ders çalışır, yine şarkı dinlerdim. Ama o gülümseme olmazdı, o içimdeki sıcaklık, o 'tam' olma hissi... İşte o olmazdı. O yüzden, belki de aşk budur. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onun adını duyduğum anda, her şeyin yerli yerine oturuyor olması. Ya da iyi anlamda 'yerle bir olması' da diyebilirim. Belki de insan bazı duygulara bir isim koymak zorunda değildir. "Aşk" demek, "hayranlık" demek... Bunlar sadece kelimeler. Benim hissettiğim şeyse kelimelere sığmayacak kadar sessiz, ama bir o kadar da yüksek sesli. İçimde bir yerlere dokunuyor ve ben her seferinde o dokunuşta kendimi biraz daha buluyorum. Ona hiçbir şey söylemesem de, içimden geçenleri o bilmese de, bu his bana yetiyor gibi. Onunla yan yana gelince söyleyemediğim binlerce cümle, onunla aynı havayı solurken susarak anlatılıyor sanki. Kalbin dili konuşuluyor. Ve bazen sadece o dili anlayabilmek bile 'tam' hissetmek için yeterli oluyor. Öyle işte. *** Bazı sabahlar, pencerenin önünde biraz daha uzun kalırım. Sokaktan geçenlerin ayak seslerini dinlerim. Kim uyanmış, kim işe yetişmeye çalışıyor, kim hâlâ yorgun... İnsan aynı mahallede büyüyünce, herkesin yürüyüşünden bile tanır hâlini. Bizim sokağın köşesinde, yağmur yağdığında hep su birikir. Çocukken oradan atlarken paçalarımız ıslanırdı. Şimdi kimse atlamıyor. Herkes kenardan geçiyor, ama ben hâlâ eski alışkanlıkla, o su birikintisinin yanından geçerken hızlanırım. Evimiz değişmedi. Duvarlar çatladı, boya kabardı ama içerdeki koku aynı. Annem hâlâ sabahları erkenden uyanır, radyoyu açar, pencereyi aralar. "Mis gibi hava var bugün," der. Bazen dışarısı griyse bile, onun sesinden etkilenip pencereyi sonuna kadar açarım. Sokağın başındaki fırın, hâlâ her sabah ilk ekmeği aynı saate çıkarır. Fırıncı Yusuf amcanın sesi, ezanla yarışır. Mahalleli kahvaltıya oturmadan önce onun sesini duyar. "Yeni sıcak çıktııı!" Bazı yüzler hiç değişmez. Bazı bakışlar, insanı yıllar öncesine götürür. Sadece selamlaşmakla yetinirsin, ama içten bir bağ oluşur. Mahallede yaşamak biraz böyledir işte; kelimesiz anlaşmalarla doludur. Her sabah aynı sokakta yürüyen biri var. Elinde çantası, adımları hep aynı ritimde. Ne konuşmuşluğumuz var, ne selamlaşmışlığımız. Ama o geçtiğinde sokağın sessizliği biraz değişir. Sanki kısa bir duraklama olur havada. Sonra herkes yine kaldığı yerden devam eder. Ben bazen o anları biriktiririm. Bir kelimeye dökülmeyen şeyleri. Bazı insanların varlığı sessizdir, ama insan fark eder. Sokağın düzeni, onların sessiz adımlarıyla tamamlanır gibi olur. Ve mahalle, her şeye rağmen, aynı kalır. İnsan da bazen o tanıdık düzenin içinde, fark ettirmeden büyür. Ben Sezen. Annem Sezen Aksu'yu çok severmiş. Bu yüzden ismimi böyle koymuşlar. Anlamı gönül alan, gönül okşayan, zarif güzel kadın demek. Anladığınız üzere yıllardan beri buradayız ailemle. Kendimi bildim bileli aynı şarkılar çalar, aynı insanlar bakar Nar Çiçeği'nin dar, ara sokağından.. Gözlerimi açtığımda çardağın karşısında duran Nar çiçeği toprakta öylece duruyordu. Onlara bakıp kendimi sorguluyordum dakikalardır ve elime geçen yalnızca bir yıldız kaymasına şahit olmaktı. Kolumu başımın altına alıp bir dilek tuttum. Umarım o da beni seviyordur. Omzuma dokunan el bütün düşüncelerimi bölse de gülümsedim. "Yine yıldızlara mı baktın?" dedi ablam, sesinde tanıdık bir şefkatle.…