Barutun Tadı Ve Kan Revan
Yazar: Zedu

2. Bölüm: Barutun Tadı ve Kan Revan Yeraltının en büyük laneti, akan kanın hiçbir zaman kurumamasıdır. Bir kere o leke elinize bulaştı mı, dünyanın bütün denizleri bir araya gelse sizi temizleyemez. Ben Eda Kırımlı. Soyadım bu şehrin sokaklarında bir imparatorluğun, gücün ve aynı zamanda kaçınılmaz bir ölümün simgesiydi. Babamın ölümünden sonra tahtın tek varisi bendim ama etrafım kurtlarla çevriliydi. Ve o kurtların en aç olanı, ne yazık ki kendi kanımdandı: Amcam, Tarık Kırımlı. Masadaki haritaya bakarken şakaklarımı ovuyordum. İstanbul Limanı’nın üçüncü rıhtımı, gece yarısı saat tam sıfır iki sıfır sıfırda büyük bir sevkiyata ev sahipliği yapacaktı. İşin trajikomik kısmı, bu sevkiyatı nefret ettiğim amcam Tarık ile ortak yapmak zorunda olmamdı. Konseyin aldığı karar kesindi; Kırımlı ailesinin dağılmaması için bu uyuşturucu sevkiyatı sorunsuz tamamlanmalıydı. Ben uyuşturucu işinden her zaman nefret etmiştim, bizim asıl gücümüz silahlardı. Ama bazen masadaki dengeleri korumak için zehirle de el sıkışmanız gerekirdi. "Eda Hanım, tırların çıkış koordinatları onaylandı." Ses, odanın karanlık köşesinden gelmişti. Demir. Siyah bir gölge gibi duvarın kenarında dikiliyor, ellerini önünde birleştirmiş, odadaki en ufak bir nefes değişimini bile izliyordu. Onu işe alalı henüz birkaç gün olmuştu ama varlığı, üzerimdeki o ağır baskıyı hafifleten tek şeydi. Profesyonelliği, adeta üzerine dikilmiş bir zırh gibiydi. "Amcamın adamları limanda hazır bekliyormuş," dedim, sesimdeki iğreltiyi gizlemeyerek. "Tarık Kırımlı’ya asla güvenmiyorum Demir. Bu sevkiyat onun için beni tasfiye etmek adına biçilmiş kaftan." Demir bir adım öne çıktı. Işık, sert ve hatları belirgin yüzüne vurduğunda gözlerindeki o mutlak ciddiyeti gördüm. "Güvenlik protokollerini iki katına çıkardım. Limanın giriş ve çıkış noktalarına kendi adamlarımızı yerleştirdim. Tarık Kırımlı bir hamle yaparsa, o limandan canlı çıkamaz." "Güzel," dedim ayağa kalkarak. Üzerimdeki siyah deri ceketi düzeltip belimdeki Jericho 941 model silahımı kontrol ettim. Namlu soğuktu ama birazdan ısınacağını biliyordum. "Çıkıyoruz." Gece yarısı liman, terk edilmiş bir mezarlığı andırıyordu. Denizden gelen iyot kokusuna, paslı konteynerlerin ve çürüyen ahşapların kokusu karışmıştı. Mercedes’in arka koltuğundan indiğimde, rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Demir hemen sağ arkamda, adeta gölgem gibi bitti. Gözleri sürekli etrafı tarıyor, sağ eli ceketinin altındaki silahının kabzasında duruyordu. İleride, büyük bir konteynerin önünde siyah takım elbiseli adamlarıyla Tarık Kırımlı duruyordu. Elindeki tesbihi ağır ağır çevirirken, o sahte ve mide bulandırıcı gülümsemesiyle bana baktı. "Geciktin, yeğenim," dedi Tarık, sesi o çiğ ve karanlık tonuyla yankılanarak. "Kırımlı ailesinin liderine dakik olmak yakışır." "İşler yürüyor Tarık, gerisi seni ilgilendirmez," dedim soğuk bir sesle. Aramızdaki o sahte saygıyı korumaya niyetim yoktu. "Mallar nerede?" Eliyle arkasındaki tırı işaret etti. "Koli koli saf zehir. Avrupa pazarı bu gece bizi bekliyor. Ama sanki arkandaki korumayı biraz fazla ciddiye almışsın. Yeni oyuncağın bu mu?" Gözleri Demir’e kaydı. Demir, Tarık’ın kışkırtıcı bakışlarına en ufak bir tepki bile vermedi. Bir heykel gibi sabit, bir asker gibi tetikteydi. "Demir benim oyuncağım değil, senin gibi sırtlanlardan korunma yöntemim," dedim düz bir sesle. "Malları kontrol edin." Benim adamlarım tırın kasasını açıp paketleri incelemeye başladığı an, içimi garip bir huzursuzluk kapladı. Fazla sessizdi. Limanın uzak köşelerinden gelen martı sesleri bile kesilmişti. Demir’in aniden omzuma dokunup beni geriye doğru çekmesiyle her şey saniyeler içinde altüst oldu. "Eda Hanım, yere!" diye kükredi Demir. Aynı anda karanlığı yırtan bir ıslık sesi duyuldu ve hemen arkamızdaki konteynerin sacına çarpan kurşunun çıkardığı o tiz kıvılcım geceyi aydınlattı. Keskin nişancı! "Tuzak!" diye bağırdı Tarık’ın adamlarından biri ama cümlesini tamamlayamadan alnının ortasından yediği kurşunla yere yığıldı. Ortalık bir anda cehe…