Namlunun Ucundaki Güven
Yazar: Zedu

1. Bölüm: Namlunun Ucundaki Güven Babam hep şöyle derdi: "Yeraltında sırtını duvara yaslamadan yürüyorsan, kendi mezarını kazıyorsun demektir." Ben o duvarı kendim örmüştüm. Çelikten, kurşun geçirmez ve kimsenin aşamayacağı duvarlar. Soyadım, bu şehrin sokaklarında hem bir saygı duruşu hem de bir ölüm fermanıydı. Bir mafya ailesinin tek varisi olmak, dışarıdan bakıldığında lüks villalar, altından kalkamayacağınız hesaplar ve sınırsız bir güç demekti. Ama madalyonun diğer yüzünde, attığın her adımda arkandaki gölgeleri saymak, içtiğin kahvenin kokusundan zehir analizi yapmak ve en yakınlarının bile zayıf anını kolladığını bilmek vardı. Güçlüydüm. Silah kullanmayı, bir insanın gözlerinin içine bakarak yalanını yakalamayı ve gerektiğinde acımasızca kalem kırmayı çok genç yaşta öğrenmiştim. Kendi operasyonlarımı yönetiyor, aileme ait sevkiyatların başında bizzat duruyordum. Korku, benim lügatimde sadece düşmanlarımın gözlerinde görmeyi sevdiğim bir parıltıydı. Ama ne kadar profesyonel olursanız olun, yeraltı dünyasında dengeler bir gecede değişirdi. Son zamanlarda limandaki sevkiyatlarımıza yapılan saldırılar ve ailemize açıkça meydan okuyan yeni oluşumlar, etrafımdaki çemberin daraldığını fısıldıyordu. Ben her şeyi tek başıma halledebileceğimi düşünsem de aile meclisi aynı fikirde değildi. En güçlülerin bile, arkasını kollayacak kırılmaz bir gölgeye ihtiyacı vardı. İşte o gölge, tam şu anda babamın eski, varaklı çalışma odasında, büyük maun masanın hemen önünde dimdik duruyordu. "Yeni koruman," dedi amcam, oturduğu deri koltuktan kalkıp elindeki viski bardağını masaya bırakırken. Eliyle kapının önündeki adamı işaret etti. "Adı Demir. Eski bordo bereli. Ordudan ayrıldıktan sonra son üç yıldır yeraltının en üst düzey isimlerine hizmet veriyor. Hatasız, tavizsiz ve tamamen profesyonel. Onun gözetimindeyken nefes alışını bile kontrol altında tutacak." Masamdaki sevkiyat evraklarından ve lojistik raporlarından gözlerimi yavaşça ayırıp ona çevirdim. Demir. İsminin hakkını veren, taştan yontulmuş gibi duran bir siluetti. Üzerindeki jilet gibi duran siyah takım elbise, geniş omuzlarını, kalıplı ve her an harekete geçmeye hazır vücudunu gizlemeye yetmemişti. Yüzünde, sanki bir mermere kazınmış gibi, tek bir mimik bile oynamıyordu. Keskin çene hatları, hafif kirli sakalları ve hepsinden öte, o koyu kahve gözleri... O gözler odaya girdiğim andan beri buradaki her detayı, her açık kapıyı, pencerelerin açısını, hatta benim masanın üzerindeki ellerimin duruşunu bile saniyeler içinde analiz etmişti. Profesyonelliği üzerine giydiği bir kıyafet gibi değil, vücudunun bir parçası, adeta ikinci bir deri gibi taşıyordu. Sandalyemde geriye doğru yaslandım, kalemimi parmaklarımın arasında hafifçe çevirirken onu incelemeye devam ettim. Karşısında oturan kadının sıradan bir zengin kızı olmadığını biliyordu; bunu duruşundaki savunma mekanizmasından, gözlerindeki o mutlak tetikte olma halinden anlayabiliyordum. O da bir mafyaydı, belki de daha önce koruduğu diplomatlardan ya da iş adamlarından çok daha tehlikeli bir kadının önünde duruyordu. Yavaşça ayağa kalktım. Topuklu ayakkabılarımın parkede çıkardığı o tok Ses, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Masanın etrafından dolanıp tam karşısına geldim. Aramızda sadece iki adımlık bir mesafe kalana kadar ilerledim. Boyu benden oldukça uzundu; ona bakmak için başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım. Ama bu fiziksel dezavantajın bakışlarımdaki o hükmedici, doğuştan gelen asalet ve gücü gölgelemesine izin vermedim. Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim. "Beni korumak, borsada milyarlarını yöneten bir iş adamını ya da koridorlarda korumayla gezen bir bürokratı korumaya benzemez Demir," dedim. Sesimi olabildiğince soğuk, mesafeli ve otoriter tutmuştum. "Benim düşmanlarım pusu kurup fidye istemez. Direkt infaz ederler. Benimle çalışırken, her an kalbine bir kurşun yemeye ya da benim için bir şarjörü boşaltmaya hazır olmalısın. Benim dünyamda kurallar kağıt üzerinde yazmaz, kanla yazılır." Gözleri, gözlerime ken…