Odadaki Gölge
Yazar: Derin🍀

Mezarlıktan ayrılıp eve doğru yürürken, İstanbul'un üzerine çöken loş karanlık içimdeki sızıyı daha da büyütüyordu. Mahalle parkının köşesindeki dondurmacının önünden geçerken adımlarım istemsizce yavaşladı. Işıl ışıl yanan tezgahın hemen yanında, küçük bir kız çocuğu ve annesi oturuyordu. Kız, elindeki dondurmayı büyük bir neşeyle yerken annesi gülerek onun saçlarını düzeltiyordu. Birbirlerine öyle sıcak, öyle korunaklı bakıyorlardı ki... Göğsümün ortasına keskin bir bıçak saplandı. Adeta nefesim kesildi. Gözlerimi o küçük kızdan alamadım. Yedi yaşındaki halimi gördüm o kızda. Annemin elini tuttuğum, o karanlık sokağa sapmadan önceki son mutlu saniyelerimi... Canım dondurma çekmişti. Yıllardır ağzıma sürmediğim, kokusundan bile kaçtığım o şey, anlık bir hafıza oyunuyla dilimin ucunda belirdi. Kendi kendime fısıldadım, sesim rüzgarda kayboldu: "Bir insan, nefret ettiği bir şeyi hala sevebilir mi?" İnsan, hayatını mahveden, annesini elinden alan bir nesneden ölesiye nefret ederken, aynı zamanda o nefretin ardındaki eski, mutlu günlerin anısını özleyebilir miydi? Bu çelişki zihnimi kemirirken, dondurmacıya son kez bile bakmadan arkamı döndüm ve adımlarımı hızlandırarak neredeyse koşar adım eve doğru yürüdüm. O anı, o tezgahı arkamda bırakmak, hafızamdan silmek istiyordum. Eve adım attığımda mezarlıktaki o soğuk, rüzgarlı hava sanki peşimden gelmişti. Babamın yokluğundan ötürü iyice sessizleşen koridoru hızlı adımlarla geçip odama saptım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz anahtarı yuvasında iki kez çevirdim. Sırtımı ahşap kapıya yaslayıp derin bir nefes verdim. Kalbim, annemin mezarı başında döktüğüm gözyaşlarının ve içimde kabaran o intikam arzusunun ritmiyle hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Çantamı omzumdan indirip yatağa fırlatmak üzereydim ki, gözlerim yorganın tam ortasındaki o yabancı nesneye takıldı. Zaman o an benim için durdu. Elimdeki çanta parmaklarımın arasından kayıp büyük bir gürültüyle parkeye düştü ama gözlerimi yataktan ayıramadım. Pürüzsüz, beyaz çarşafın tam ortasında, az önce mezarlıkta üzerimde uğuldayan servi ağaçlarının karanlığını taşıyan gece karası bir saksağan tüyü duruyordu. Göğsüme ani ve keskin bir telaş saplandı. "Nasıl?" diye fısıldadım, sesim odanın boşluğunda kayboldu. Evden çıkarken kapımı kilitlemiştim. Pencerem... Zihnim hızla olasılıkları tararken damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim. Birisi buradaydı. Biri ben yokken bu odaya, mahremime girmişti. Yatağa doğru bir adım attım, gözlerim tüyün etrafındaki çarşaf kıvrımlarındaydı. Bir çöküntü, bir iz aradım. Hemen ardından arkamı dönüp sırtımı yatağa verdim ve odanın içini çılgınca incelemeye başladım. Kalbimin kulaklarımda çınlayan sesi duvarlarda yankılanıyordu. Önce gardırobun kapaklarına yürüdüm. Parmaklarım titreyerek ahşap kapakları hızla geriye doğru çektim. Sadece askıdaki kıyafetlerim ve onların arkasındaki karanlık vardı. Eğilip yatağın altına baktım; boştu. Kapının arkası, çalışma masamın arkasındaki dar boşluk... Kimse yoktu. Ama bir iki saat önce birinin burada nefes aldığı hissi odanın havasına sinmişti. Telaşla arkamı dönüp pencereye doğru atıldım. Camı kontrol ettim; kulpu sıkıca aşağıya indirilmişti, yani içeriden tamamen kilitliydi. Camda ne bir çatlak ne de zorlama izi vardı. Bir anlığına delirdiğimi, kafamın içindeki seslerin beni ele geçirdiğini düşündüm. Dayanamayarak pencerenin kilidini sertçe yukarı kaldırdım ve kanadı sonuna kadar iki yana açtım. İstanbul'un serin, nemli akşam havası yüzüme sertçe çarptı. Belimi pencere pervazından dışarıya doğru büküp sokağın loş karanlığına baktım. Gözlerim apartmanın girişini, sokağın köşesindeki çöp konteynerinin gölgesini, karşı binanın pencerelerini tek tek taradı. Sokağın loş karanlığında gözlerimi ne kadar zorlasam da hiçbir şey göremedim. Ne kaçan bir karaltı vardı ne de beni izleyen bir çift göz. Sokak, İstanbul'un herhangi bir sıradan akşamı gibi sakin ve sessizdi. Derin bir nefes alıp geriye doğru çekildim. Pencerenin kanatlarını sertçe kapatıp kulpunu aşağıya indirdim, sı…