Çöl rüzgârı
Yazar: Hacer Kübra Gümüş

🧡 Çöl sıcağının kavurucu etkisi insanın derisinden geçip tüm bedenini sarıyormuş. Öyle filmlerde göründüğü gibi değil kum üzerinde yürümek. Uçsuz bucaksız bir sarılıkta insanın gözü kararıyor. Bir süre sonra sarı renginden de nefret etmeye başlıyorsunuz. Başınızı kaldırsanız güneşin yoğun ışığından mavi gökyüzünü göremiyorsunuz bile. Bir ağaç ya da ne bileyim ot için bile ağlayacak duruma geliyorsunuz. Bana göre daha kolay bir şekilde ilerleyen Akhe'ye bakarken susuzluktan dilim damağım kurumuştu. O, bir mumya olarak görünmemesine karşın insan gibi de değildi. Sonuçta ben bu kadar zaman değişimi yaşadıktan sonra sorgulama yapıyordum ve sürekli ortama ayak uydurmaktaki zorluklardan bahsediyordum ama o asırlardır bu anı beklermiş gibi olabildiğine bilinçli bir şekilde hareket ediyordu. Gittiği yeri biliyor, ne yapması gerektiğini biliyor ve neden böyle bir şey yaşadığını biliyordu. Onun bu kadar bilinçli olması bir yandan beni rahatlatsa da bir yandan korkutmuyor değildi. Kendimi böylelikle daha çok yabancı gibi hissediyordum. Ne zaman kendi zamanıma dönecektim ve ne zaman eski rahat günlerime kavuşacaktım? Bu yaşadığım olayı müzede anlatsam en merak edilen kişi olurdum kesin. Şaşkınlığımı atmama izin vermeden yürümeye devam eden Akhe'ye yetişmek o kadar da kolay değildi. Kızgın kuma uyum sağlayan düz taban sandaletleri benim beyaz spor ayakkabılarıma göre daha kullanışlıydı bir kere. Böylesi bir işkenceyi çekmek zorunda mıydım bilmiyorum ama şimdilik ondan başka tanıdığım olmadığı için peşinden ayrılmıyordum. Önden hızla giderken arkasından koşturmak zorunda kalsam bile zehirli haşerattan kaçmak uğruna değerdi. Yine de sıcak kum üzerinde yürümek hiç kolay değildi. Bileklerime kadar değiyor sonra da oradan ayakkabımın ve çorabımın içine akıyordu. Öylesinde şeffaftı ki avcuma almaya kalkıştığımda parmak aralarımdan hızla süzülmüş, terden nemli olan birkaç bölgede kalabilmişti. Üzerimde beyaz bir tişört, altımda da kot pantolonum vardı. Siyah saçlarım boynumu terletirken onun kıyafetlerine baktım yeniden. Bir mumyaya göre gayet düzgün giyinmişti. Beyaz uçuşlu uzun gömleğini üzerinde mükemmel bir şekilde taşırken, dizlerinden aşağısı çıplaktı. Neyse ki sadece dizleri, genelde tüm bacak çıplak olan resimleri vardı Antik Mısırlı'ların. Gerçi böyle bir sıcakta neden öyle giyindikleri anlamak zor değil aslında. Konya'da da bulundum ama bu sıcak hiçbir şeye benzemiyor. Güneş sanki direkt DNA'ama işliyor. Daha önce kemiklerimin yerlerini bu kadar hissettiğim bir an olmamıştı. O kadar çok terlemiştim ki artık ter bile üstümde tuza dönüşmeye başlamıştı. Bir damla su için yalvaracak duruma gelmiştim. Yine de dik durmaya çalıştım ve "Bak," dedim kumda batmamaya çalışarak. "Normalde benim yerime bir başkası olsa ağlar, sızlar, aklını kaçırır belki de. Ama ben, yıllardır antik Mısırla içli dışlı olduğumdan mıdır nedir şu an çok da ürkütücü gelmiyor. Öyle bile olsa bana daha fazla açıklama yapman gerekiyor. Sonuçta ben bir iki," parmak hesabı ile saymaya devam ederken kaç asır geriye geldiğimi bulamadım ve bundan vazgeçtim. "Her neyse bayağı bir asır geriye geldim. Zamanımdaki teknolojiyi geçtim benim zihnim nasıl uyum sağlayacak buraya? Ve ne zamana kadar devam edecek bu işkence?" "Hiçbir şey için açıklama yapmak zorunda değilim." Şaşkınlıkla arkasından bakarken durup bana baktı. "Seni ve beni bu zamana getiren ben değilim," dedi ve işaret parmağı ile beni göstererek "sensin," diye ekledi. Gözlerimi birkaç defa kırpıştırdığımda bu sefer güneşten değildi. Evet, onu ve beni lanetleyen bendim. Bu doğruydu. "Haklısın evet," dedim saçlarımı kulağımın arkasında yerleştirerek. "Öyle bile olsa, zamanından çok uzak bir yerden gelen birine daha çok açıklama yapamaz mısın?" Çöl sıcağına ters bir soğuk rüzgâr ikimizin arasından geçerken titremiştik. Öyle bir andı ki o da benim gibi etkilenmişti. Ne kadar mumya da olsa bir insandı eskiden. Ve beni anlıyor olmalıydı. Derin bir nefes alıp yeniden yürümeye başladığında "Sen sor, ben cevaplayayım," dedi. "Ak…