BÖLÜM 1: SIKKIN CAN
Yazar: Dilara Ay

Ela o sabah yine aynı saatte uyandı. 06:43. Alarm çalmadan 2 dakika önce. 3 aydır böyleydi. Gözlerini açar açmaz göğsünün tam ortasında, köprücük kemiğinin üstünde donuk bir sızı hissediyordu. Sanki içeriden biri tırnağıyla kazıyordu. İstanbul boğuyordu onu. 24 yaşındaydı ama 40 yaşındaki gibi yorgun hissediyordu. Reklam ajansında metin yazarlığı yapıyordu. Günde 14 saat ekran. Geceleri uykusunda bile brief geliyordu aklına. En kötüsü rüyaydı. Aynı rüya. 89 gecedir. Karanlık bir çam ormanı. Ay öyle parlaktı ki gölgeler bıçak gibi kesiyordu yeri. Uzaklardan bir uluma geliyordu. Uzun, hüzünlü, sanki birini çağırıyordu. Ve her seferinde uyanmadan hemen önce göğsündeki sızı alev gibi yanıyordu. Annesi "kızım doktora git" dedi. Psikiyatrist "anksiyete" dedi. İlaç verdi. İlaçlar rüyayı kesmedi. Sadece Ela'yı uyuşturdu. Son damla, Cuma günü oldu. Patron toplantıda "Ela bu kampanya çöp olmuş, baştan yaz" dedi. Ela masasına döndü, bilgisayarın ekranına baktı ve ağlamaya başladı. Nedenini bilmiyordu. Sadece canı sıkkındı. İçten içe çürüyen bir sıkkınlık. O gece bavulunu topladı. Kimseye haber vermedi. Sadece annesine mesaj attı:"2 haftalığına Gümüşhane'ye gidiyorum. Dedemin evine. Telefon çekmiyor. Merak etme." Sabahın ilk otobüsüyle yola çıktı. 16 saat. Pencereden dışarı baktı. Şehir bitti, kasaba bitti, yol bitti. Sadece dağ kaldı. Dedemin evi 20 yıldır kapalıydı. Anahtar paslanmıştı. Kapıyı açtığında içeriye çam ve toz kokusu doldu. Elektrik vardı ama internet yoktu. Telefon tek diş çekiyordu. Tam istediği gibi. İlk 3 gün cennet gibiydi. Sabah erkenden kalktı. Sobayı yaktı. Pencereden dağları seyretti. Kitap okudu. Not defterine yazdı. Göğsündeki sızı azalmıştı. "Demek ki şehirdenmiş" diye düşündü. 4. gün gece rüyayı yine gördü. Ama bu sefer farklıydı. Uluma daha yakındı. Sanki evin dışından geliyordu. 5. gün yürüyüşe çıktı. Ormanın kenarına kadar gitti. Ağaçlar çok yaşlıydı. Kökleri toprağın üstüne çıkmıştı. Kuş sesi yoktu. Sadece rüzgar. 6. gün dolunaydı. Gece saat 01:12'de uyandı. Nefes nefese. Göğsü yanıyordu. Aynaya baktı. Derisinin altında hilal şeklinde soluk bir iz vardı. Daha önce yoktu. "Dayanamıyorum" diye fısıldadı. Üstüne hırkasını, ayağına botlarını geçirdi. El fenerini aldı. "5 dakika hava alacağım" dedi kendi kendine. "Dönerim." Kapıdan çıktı. Ay ışığı her yeri gümüşe boyamıştı. Kar yoktu ama toprak ıslaktı. Nefesi buhar oluyordu. Ormanın girişinde durdu. İçerisi zifiri karanlıktı. Feneri açtı. Işık titredi. Ve o anda duydu. Uzakta. Çok uzakta değil. Bir dal kırılma sesi. Sonra sessizlik. Ela yutkundu. Geri dönebilirdi. Ama dönmedi. Çünkü 3 aydır beklediği şeyin bu gece olacağını hissediyordu. İlerledi. 10 dakika. 20 dakika. Ağaçlar sıklaştı. Açıklıklara geldi. Ve 3. açıklıkta onu gördü. Simsiyah. Omuz hizası bir insana geliyordu. Kürkü ay ışığında mavi parlıyordu. Kaslı, yara bere içinde ama dimdik duruyordu. En önemlisi alnıydı. Tam ortada, hilal şeklinde beyaz bir leke. Tıpkı Ela'nın göğsündeki iz gibi. Bir mühür. Kurt kıpırdamadı. Sadece baktı. Gözleri sarıydı. Yaşlı bir insanın gözleri gibiydi. Yorgun ama zeki. Ela'nın kalbi duracak gibi oldu. Korkmuyordu. Bu en tuhafıydı. Korkması gerekirken, eve dönmüş gibi hissediyordu. Bir adım attı. "Merhaba" dedi. Sesi titredi. "Güzel misin sen?" Kurt başını hafifçe yana eğdi. Sanki anladı. İkinci adımı attı. Üçüncüyü. Aralarında 3 metre kalmıştı. Havada ıslak toprak, çam ve başka bir koku vardı. Vahşi bir koku. O anda oldu. Kurt hırlamadan, uyarmadan, tek hamlede üstüne atıldı. Ela çığlık atamadı. Nefesi kesildi. Sırt üstü toprağa serildi. Soğuk ve ağırdı. 300 kiloluk bir ağırlık gibiydi. Kurt yüzünü onun boynuna gömdü. Sıcak nefesi tenini yaktı. Ela gözlerini kapattı. "Öleceğim" diye düşündü. Ama ölmedi. Keskin bir acı. Boynunun sol tarafında. Köprücük kemiğinin tam üstünde. İki diş. Derin. Kanı hissetti. Sıcak. Sonra acı kesildi. Kurt çekildi. Bir adım geri gitti. Ela'ya baktı. Gözlerinde özür mü vardı? Pişmanlık mı? Ela son gördüğü şey ay ışığı ve kurdun alnındaki hila…