6. BÖLÜM: Kabulleniş, Sürü ve İlk Adım
Yazar: zeynep ay

Güneş, Kan Sisi malikanesinin üzerindeki sis bulutlarını yırtıp odaya süzülürken Ela gözlerini açtı. Hayatında ilk defa panik içinde, kaçma planları yaparak uyanmamıştı. Bacağındaki ve bileğindeki ağrı Karan’ın sürdüğü merhemler sayesinde hafiflemiş, sol köprücük kemiğindeki mühür ise tatlı, ritmik bir sıcaklıkla göğsünü sarmıştı. Bu sıcaklık, sanki kalbinin yanında atan ikinci bir nabız gibiydi. Gözleri açık duran ağır ahşap kapıya kaydı. Karan sözünü tutmuştu; kapı kilitli değildi. Artık bir tutsak değildi. Ela yavaşça yataktan kalktı, bacaklarını sarkıttı. Yere basarken acıyla yüzünü buruşturmadı bile. Pencerenin önüne gidip dışarıya, uçsuz bucaksız sisli ormana baktı. Dün gece yaşadıklarını zihninde tekrar yaşadı: O korkunç, kırmızı gözlü mahluklar, kendisini parçalamak isteyen o vahşi sesler... Ve sonra Karan’ın bir gölge gibi gelip onu koruyuşu. Dışarıdaki dünya artık bildiği, güvenli insan dünyası değildi. Orada tek başınaydı, çaresizdi ve avdı. Kaçmak onu özgür kılmıyordu; aksine doğrudan bir başka canavarın kucağına itiyordu. Hayatı boyunca üvey babasından kaçmış, sokaklardan kaçmış, şimdi de bu dünyadan kaçmaya çalışmıştı. “Artık kaçmayacağım,” diye fısıldadı camdaki yansımasına bakarak. Bakışları sertleşti, çenesi kenetlendi. “Artık kurban olmayacağım. Eğer bu dünya benim yeni gerçekliğimse ve bu adam beni korumak için hayatını ortaya koyuyorsa, ben de kalıp güçlü olmayı öğreneceğim.” Yatak başındaki masaya bırakılmış temiz, rahat siyah tayt ile koyu yeşil kazak dikkatini çekti. Kıyafetleri giyerken kumaştan yayılan o hafif odunsu kokunun Karan’a ait olduğunu fark etti. Derin bir nefes alarak açık kapıdan dışarı, sessiz koridora adım attı. Aşağı giden merdivenleri inerken kalbi göğsünü zorluyordu. Geniş, taş kaplı salona ulaştığında dün geceki o gergin ve ürkütücü havanın yerini farklı bir atmosfer almıştı. Salondaki dev ahşap masanın etrafında birkaç kişi oturuyordu. Ela’nın merdivendeki ayak seslerini duyduklarında konuşmayı bir anda kestiler. Ela adımlarını durdurdu. Sıkıca tırnaklarını avuç içine batırdı, dik durmaya çalıştı. Masanın başındaki esmer, geniş omuzlu adam—Karan’ın sağ kolu Barlas—hemen ayağa kalktı. Yüzünde dün gecenin aksine son derece samimi ve saygı dolu bir ifade vardı. "Günaydın Ela," dedi Barlas. Sesi gür ama bir o kadar da nazikti. "Ben Barlas. Sürünün muhafızıyım ve Alfanın sağ koluyum. Rahatça gelebilirsin, burada güvendesin." Ela şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Kendisini sorgulayacaklarını, bir uzaylıymış gibi inceleyeceklerini düşünmüştü. "Günaydın..." diye fısıldadı. Masada oturan yaşlıca ama son derece dinç, gözleri şefkatle parlayan bir kadın ayağa kalktı. Dün gece ilk yardım çantasını hazırlayan Asena’ydı bu. Elindeki dumanı tüten porselen kupayı Ela’ya doğru uzattı. "Gel çocuk, otur," dedi Asena, sandalyesini geriye çekerek. "Bütün gece soğukta kaldın, rengin solmuş. Sana melisa ve dağ naneli bir bitki çayı demledim. Bacağın nasıl oldu?" Ela yavaş adımlarla masaya yaklaştı. Asena’nın elinden kupayı alırken parmakları kadının sıcak eline değdi. Sürünün ona karşı bu kadar korumacı, sanki yıllardır bu evin bir parçasıymış gibi içten yaklaşması içindeki savunma duvarlarını birer birer yıkıyordu. "Daha iyiyim, çok teşekkür ederim," dedi Ela, gösterilen sandalyeye oturarak. Çaydan bir yudum aldı; sıcaklık boğazından aşağı kayarken içini ısıttı. "Dün gece... Benim yüzümden tehlikeye girdiniz. Hepinizden özür dilerim." Barlas hafifçe kahkaha attı. "Özür dileyecek bir şey yok. Sen bizim Mühürlü’müzsün. Ormana kaçman biraz aksiyon yarattı ama Alfa seni bulacağını biliyordu. Sadece... Bir daha o derenin soğuk suyuna tek başına girme, Asena gün boyu seni iyileştirmek için ot toplamak zorunda kalıyor." Masadaki diğer iki genç sürü üyesi de gülümsedi. Ela ilk defa kendini bir topluluğun ortasında yabancı gibi hissetmiyordu. "Peki..." dedi Ela, kupasını iki eliyle kavrayarak. "Bu mühür olayı... Siz gerçekten hepiniz dönüşebiliyor musunuz?" Asena masaya taze pişmiş ekmek ve bal tabağını koyarken…