Bölüm4
Yazar: Peri1

Rüyaya Geçiş – Kael’in Evreni Selin battaniyenin sıcaklığında derin bir nefes aldı. Yağmurun cama vuruşu uzaklaştı, odanın karanlığı yavaşça başka bir karanlığa dönüştü. Bu, boşluğun sessizliği değil… içinde görünmeyen bir melodinin çaldığı, hafif titreşen bir geceydi. Önce ayaklarının altındaki zemini hissetti. Yumuşaktı, sanki karla kaplı ama soğuk değil, ışıkla ısınan bir toprak… Gözlerini açtığında, gökyüzünde tanımadığı bir yıldız dizilimi vardı. Yıldızlar birbirine ince, gümüşi iplerle bağlıydı ve bu ipler nefes aldıkça titreşiyordu. Uzakta, sisin içinde siluetler hareket ediyordu. Biri diğerlerinden belirgin… Uzun boylu, omuzlarına düşen beyaz saçları rüzgârda savruluyor. Üzerinde buz kristallerinin ışığını yansıtan bir zırh vardı. Selin, onu tanıyordu. Kael. Göz göze gelmediler ama Selin, onun varlığını bedeninin her zerresinde hissetti. Kael, adım atmadan konuşmuş gibi oldu; sesi rüzgârın ve kalbinin atışının arasından geçti. "Zaman daralıyor." Selin tam cevap vermek üzereydi ki, arkadan başka bir ses duyuldu. Bu ses, daha önce odasında duyduğu kadın sesiydi — Elara. Ama bu kez fısıltı değildi; derin, net ve titreşimliydi. "Onu bulman gerek… yoksa mühür seni bulacak." O an, gökyüzündeki gümüş iplerden biri koptu. Işık parçaları, karanlığın içine savruldu. Kael’in gözleri sertleşti. Bir adım atarak Selin’e yaklaştı, ama her adımında aralarındaki mesafe tuhaf biçimde aynı kaldı. Selin, içgüdüsel olarak elini uzattı. Uzanırken parmak uçlarından ince altın renkli bir ışık çıktı. Bu ışık, Kael’e doğru yöneldiğinde, etraflarındaki sis dalgalandı. Kael’in bakışları bir an yumuşadı. Ama tam temas edecekken, yerin altından gelen derin bir uğultu bütün alanı sardı. Zemin çatladı, karanlığın içinden siyah duman yükseldi. Ve dumanın içinden Emir’in sesi geldi… "Kaçarsan, ben yine bulurum." Selin geri çekildi, kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Elara’nın sesi bir kez daha duyuldu: "Uyanma… Henüz bitmedi." Sonra her şey bir ışık patlamasıyla silindi. Selin nefes nefese gözlerini açtığında, hâlâ kendi yatağındaydı. Ama parmak uçlarında o altın ışığın sıcaklığı duruyordu. Selin, rüyalarının en derininde, sisle kaplı bir ormanın içinde yürüyordu. Ay ışığı, gökyüzünden süzülerek dalların arasından yere damlıyordu. Adımlarının altında kırılgan yapraklar hışırtıyla eziliyor, bu ses gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. İlerledikçe sis seyrelmeye başladı ve karşısına yüksek raflarla dolu, büyülü bir kütüphane çıktı. Raflar sonsuza kadar uzuyor gibiydi; bazı kitaplar kendi kendine sayfalarını çeviriyor, bazıları ise ince bir ışık huzmesiyle parlıyordu. Toz kokusu değil, lavanta ve tütsü kokusu vardı havada. Selin, kalbinin derinliklerinden gelen bir çağrı hissederek ilerledi. Tam ortada, kadim bir masanın üzerinde, altın yaldızlı kapaklara sahip, ince bir mühürle kilitlenmiş bir kitap duruyordu. Kitap, sanki yaşayan bir varlık gibi hafifçe nefes alıyor, kapağındaki semboller ışıldıyordu. Parmakları kitaba yaklaştığında, rüya âlemi titredi. Zeminin altından, derinlerden bir uğultu yükseldi. Selin’in saçları hafifçe havalandı, kalbi hem korku hem merakla hızlandı. Mühür, birden kendi kendine çatlamaya başladı; sanki onun dokunuşunu bekliyordu. Kapaklar açıldığında, sayfalardan yükselen ışık Selin’i sardı. Işığın içinde gördüğü şey, onun gerçekliğini sarsacak kadar güçlüydü: kendi yüzü… ama bambaşka bir dünyada, bambaşka bir hayatın içinde. Rüya ile gerçek arasındaki sınır bulanıklaştı. Ve o an, Selin’in zihninde tek bir cümle yankılandı: “Bu sadece bir rüya değil… bu, hatırlaman gereken hayatın.” Selin’in bakışları, rüya ile gerçeğin arasındaki o ince perdeyi aralar gibi, kitapta beliren simgelerde geziniyordu. Sayfaların üzerinde dolaşan ışık, sanki kelimelerin kendisinden doğuyor ve havada kıvrılarak ona doğru geliyordu. Her harf, hafif bir melodiye eşlik ediyormuş gibi titreşiyor, görünmeyen bir elin rüzgârla çizdiği şekiller havada asılı kalıyordu. Kalbi, derinlerde unutulmuş bir ritme uymaya başladı. Önce yavaş… sonra hızlanarak. Bu riti…