Bölüm2
Yazar: Peri1

Dış kapıdan çıkarken, Emir’in yüzü karmaşık bir ifade ile gerilmişti. Gözleri hafifçe kısılmış, dudaklarında sert bir çizgi oluşmuştu. Selin’in bakışlarını bir türlü aklından atamıyor, ama ne yapacağını da kestiremiyordu. Selin kimdi, neydi, bu çekim neden oluşmuştu? Sorular zihnini kuşatmıştı. “Karanlığımın sınırlarında dolaşıyorum ve seni çözeceğim, bu iş bitmedi, Selin,” diye mırıldandı kendi kendine. Peri Yayınları’ndaki uzun ve ağır toplantının ardından, Emir sessizce ofis kapısını kapattı. Koridorlar bomboştu, ama havada hâlâ Selin’den kalan o ince, tarifi zor titreşim asılıydı. Sanki onun gülüşü değil, bakışı değil, sadece varlığı ruhuna işlemişti. Asansöre binerken telefonuna bakmadı; cebine koydu. Bu gece dünyada kalmak istemiyordu. Buraya biraz karanlık diyardan uzaklaşabilmek için geliyordu ama şimdi bunun da bir anlamı kalmamıştı. Selin’in yeri, gölgelerin arasındaki kendi diyarıydı ve Emir o diyarı keşfetmek üzereydi. Bina girişine doğru adımlarını hızlandırdı, şehrin ışıkları yavaş yavaş yerini geceye bırakırken, gölgeler etrafında ağır bir perde gibi kapanmaya başladı. Adımlarının yankısı kesildiğinde, önünde obsidyen siyahı bir geçit belirdi. Soğuk yüzeyine elini koyduğunda taş, damarlarında mor ışıklar dolaşan canlı bir deri gibi titreşti. Bir adım attı… ve dünya, ardında sessizce soldu. Gölgelerin diyarı onu karşıladı; sessiz ama derin, sonsuz bir boşluk gibi değil, tam tersine varlığın yoğunlaştığı bir alem. Her nefesi, her adımı burada bir yankı buluyordu. Karanlık, sadece yokluk değildi; aksine onu Selin’in ışığını düşünmeye, içindeki karmaşıklıkla yüzleşmeye zorluyordu. Kara Işık Diyarı’nın Kalbi Gökyüzü, sanki binlerce yıldır süren bir yangının dumanıyla kaplıydı; mor ve gri ışıkların iç içe geçtiği hasta bir aurora, diyarın üzerine ağır bir perde gibi serilmişti. Emir sarayının yüksek kulesinden baktığında, gökyüzü nefes almayan bir yarayı andırıyordu. Burada ışık vardı ama asla sıcak değildi; gölgelerin arasına sıkışmış, her an sönecekmiş gibi titreyen hasta bir ışık… Toprak, simsiyah obsidyen taşlarla kaplıydı. Emir her adım attığında bu taşlar çatlıyor, kırık yüzeylerinden ince mor parıltılar sızıyordu. O parıltılar, aslında diyarın derinliklerinde mühürlenmiş ruhların yankılarıydı. Emir, her çatırdayan taşta onların çığlıklarını duyar gibi oluyordu. Sessiz ama yakıcı, görünmez ama ağır bir yankı… Bu diyarın ormanları bile düşmandı. Ağaçlar, dallarını gökyüzüne değil birbirlerine doğru uzatıyordu. Kökler topraktan değil, birbirlerinin bedenlerinden besleniyordu. Dikenli gövdeler arasında yürümek neredeyse imkânsızdı; gölgeye yaklaşan her canlı, kendini sonsuz bir labirentin içinde bulurdu. Emir bazen o ormanlarda dolaşır, her adımda kendi zihninin yansımalarıyla karşılaşırdı. Çünkü Kara Işık Diyarı’nın en büyük laneti buydu: Burada gölgeler sadece dışarıda değil, içeride de büyüyordu. Ayvera’nın Yankısı Emir, sarayın en derin koridorlarından birinde yürürken annesi Ayvera’nın sesini duymaya başladı. Ses, taştan oyulmuş duvarların içinden geliyordu; bazen bir fısıltı, bazen bir emir gibi sertleşiyordu. “Sevgi, seni zayıflatacak.” “Güce tutun, yoksa yok olursun.” “Kael’in ışığı seni yok edecek, ama sen onun gölgesiyle mühürleneceksin.” Emir bu sözleri defalarca duymuştu. Çocukken annesinin yanında otururken, Ayvera’nın gözlerinde sürekli aynı parıltıyı görmüştü: kara büyünün damarlarından akan kırmızı ışık. Onun için güç, sevgi yerine koyabileceği tek şeydi. Ama Emir büyüdükçe, annesinin öğrettiği bu dünyanın içinde yalnızlığın ağırlaştığını fark etmişti. Zamanın bile hatırlamadığı çağlarda, Ayvera bir ışık varlığıydı. Henüz karanlık diyarlar doğmamış, her şey bir melodinin içinden akıyordu. O zamanlar adı, “Aiviel”di. Gökyüzünün en parlak kristalinden doğmuştu; saçları ay ışığı gibi gümüş, gözleri sabahın ilk mavisiydi. Onun görevi, yıldızların doğuşuna şahitlik etmek, Kael’in babasının yanında ışığın ritmini korumaktı. Ama ışık bile bazen fazla parlar, fazlası kör eder. Aiviel, görevini unutacak kad…