İş güç laf
Yazar: Hülya Yıldız

Sabah olduğunda telefonum çaldı. Aras mutfaktan seslendi, açmamı işaret etti. Arayan Halûk hocaydı. Kalbim ağzıma geldi. Yani adam bu saatte ne arıyorsun? Bu adamın vakti yok yemin ederim ki. “Gülçin,” dedi her zamanki sakin ama otoriter sesiyle. “Dün yaşananlardan haberim var. Semih’in davranışlarıyla ilgili ciddi şüphelerim oluştu.” Aras’la göz göze geldik. “Ama,” diye devam etti Halûk hoca, “şu an hastane karantinada ve bu meseleyi resmi yollardan çözmem zaman alacak. Senin güvenliğin için, bir süreliğine ikinci hastaneye tayinini hızlandırdım.” Allah senden razı olsun ya! Şu Semih’e bir şey yapsaydın aslında buna pek de gerek kalmayacaktı. Beyin bedava. Telefonu kapattığımda derin bir nefes aldım. Bu bir kaçış değildi. Bu, fırtına öncesi sessizlikti. Aras sessizce bana baktı. “Bu iş burada bitmedi,” dedi. Başımı salladım. “Biliyorum,” dedim. “Semih de biliyor.” O an içimde garip bir kararlılık doğdu. Korkuyordum, evet. Ama geri adım atmayacaktım. Çünkü artık mesele sadece benim hayatım değildi. Bu, birinin karanlığına karşı durma meselesiydi. Ve ben, bu savaşın tam ortasına sürüklenmiştim. Sabahın solgun ışığı perdelerin arasından sızarken uykuyla uyanıklık arasında sıkışıp kalmıştım. Gözlerimi açtığımda bir an nerede olduğumu anlayamadım; tanımadığım bir tavan, yabancı bir oda… Sonra her şey üstüme üstüme geldi. Morgun soğuğu, metalin sertliği, Semih’in gözlerindeki o rahatsız edici sakinlik. Kalbim hızla atmaya başladı, nefesim düzensizleşti. Yatağın kenarına oturup başımı iki elimin arasına aldım. Doktordum, evet. Onlarca ameliyat görmüş, kanın, acının, ölümün ne demek olduğunu bilen biriydim. Ama bu başkaydı. Bu, mesleğin getirdiği bir risk değildi; bu, bilerek ve isteyerek seçilmiş bir av olma hâliydi. O an anladım ki artık sadece bir hastanenin yeni genel cerrahı değildim. Ben, yanlış adamın radarına girmiştim. Ayağa kalktığımda dizlerimin hâlâ hafifçe titrediğini hissettim. Aynaya baktım; gözlerimin altı çökmüş, yüzüm solgundu ama bakışlarım… bakışlarım değişmişti. Orada korkuyla birlikte sertleşen bir şey vardı. Belki öfke, belki hayatta kalma içgüdüsü. Mutfaktan gelen sesler beni düşüncelerimden kopardı. Aras masada kahve hazırlıyordu. Üzerinde dün gördüğüm o pahalı ceket yoktu; sade bir tişört giymişti. Daha genç, daha gerçek görünüyordu. Beni fark edince başını kaldırdı. “İyi misin?” diye sordu, sesi alışılmadık derecede yumuşaktı. Omuz silktim. Ölü gibi hissettim ya dün ondan dolayı çok iyiyim. Sen iyi misin? O küstah bakışların üzerimde değil de. “İyiyim sayılır,” dedim. “En azından hayattayım.” Kahvemi önüme koyarken bakışlarını kaçırdı. “Dün geceyi unutman zor olacak,” dedi. “Ama şunu bilmeni istiyorum… seni orada yalnız bırakmayacağım.” Bu cümleyi söylerken içten miydi, yoksa sadece vicdanını mı rahatlatıyordu bilmiyordum. Ama o an, buna tutunmaya ihtiyacım vardı. En azından kısa bir sürelik. Kahveden bir yudum alırken kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. “Ben de susmayacağım,” dedim. “Semih’in yaptıkları örtbas edilemez.” Aras derin bir nefes aldı. “Babam bu hastaneyi yıllardır ayakta tutmak için çok şey görmezden geldi,” dedi. “Ama bu… bu başka.” Onun da kendi içinde bir savaş verdiğini hissediyordum. Bir yanda babası, diğer yanda gözlerinin önünde yaşanan bir suç. Ve ben, tam ortasında. Telefonum tekrar çaldı. Bu sefer ses tanıdıktı: Furkan. Bir an tereddüt ettim konuşmakta. Sesi fısıltı gibiydi. “Hocam,” dedi, “iyi misiniz? Dün sizi aradım ama ulaşamadım.” “İyiyim,” dedim temkinli bir sesle. “Ne oldu?” Kısa bir sessizlik oldu. “Semih hoca… bugün ameliyata girmedi,” dedi. “Kimseye de haber vermeden hastaneden ayrılmış.” Bu haber içimde soğuk bir dalga yarattı. Semih kaçmıyordu; saklanıyordu. Bu, en tehlikeli hâliydi. “Bir de,” diye devam etti Furkan, “morgda dün gece kamera kayıtları silinmiş.” Oha artık! Bu ne tür bir psikopat? Kamera kayıtlarını silecek kadar cesareti var ona şimdi emin oldum. Telefonu kapattığımda Aras’a baktım. Yüz ifademden anlamıştı. “Silmiş,” dedim. “kameraları.” Aras dişlerini sık…