5.Bölüm - 2
Yazar: Çiğdem Kılınç

Bu cümleyi ondan duymak beni şaşırtmıştı. Onun da değişmek için adım attığı ilk andı o an, bunu fark etmiştim. Derin’in onu bu derece etkileyeceğini düşünmezdim. Olumsuzluk abidesi prens Sarp’ın yerine karşımda bir delikanlı gördüm: “Abartılacak hiçbir şey yok Sarp. Hayat çok kısa, anın tadını çıkar. Bazı şeyleri kabullenmeyi ve sevmeyi öğrenmelisin.” “Senin için sevmesi kolay tabi.” Sarp sadece gülümsedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Sarp’ın, Derin’in ameliyat olmayı kabul ettiği günkü yüz ifadesini hatırladım. Derin’in duygusal yanına olan alaycı bakışı ilk defa orada yok olmuştu. Rahatlamış gibiydi. İlk tanıştığımızda Derin ameliyat olmak istemediğini söylediğinde Sarp ona dönüp “Aptal mısın?” diye sormuştu. Şimdi ise hastalığının verdiği yükün hayatını zindan ettiğini düşünerek kendini paraladığı için abarttığını söylüyordu. Ben de Sarp’ı sevdiğimi o an fark ettim ve bu çocuk benim için “Sevmesi kolay,” diyordu. Koridorda tüm o düşündüklerimden sonra kolay mıydı gerçekten? “Fezaaaa!” Derin’in beni kapıda görünce çığlık atmasıyla kendime geldim. Hasta yatağında oturmuş, kafasını saran bandaj ile oldukça iyi görünüyordu; gülümsemeden edemedim. Allah’a şükürler olsun ki gayet iyiydi. İki hafta önce ameliyat olduğu günün sabahında, onu yoğun bakımda gördüğüm gün içimin ezildiğini anımsadım ve bu kız çocuğu bu imtihanı başarıyla verdiği için Allah’a bir kez daha hamdettim. Başucundaki çiçeklerin çokluğundan, sıkıldığından ve ziyaretçilerden bahsedip durdu: “Sarp, Pamir ve Ecrin de buradaydı.” “Evet, kapıda karşılaştık. Mutlu olmuşsundur bizi gördüğüne?” “Evet. Hastaneden sonra da onlarla görüşmeye devam edeceğiz. Tabi seninle de.” “Ah, tabii ki! Siz benim küçük çocuklarımsınız.” “Bu arada mesajları gördün mü?” “Ne mesajı?” “Bizim için kurduğun gruptaki mesajları…” Onlarla ilk buluştuğum gün, sosyal medya uygulamalarının birinde etkili iletişim kurmaları için açtığım gruptan bahsediyordu. Ben de dâhil beş kişilik olan grupta herkese bir isim vermiştim: Çiçek isimleri. Kendilerini daha iyi ifade etmeleri için kâğıtlara yazdığım çiçek isimlerinden her biri birer tane çekmişti. Ve onlara ne çıkarsa rumuz olarak kullanacakları bu isimleri birbirlerine söylememişlerdi. Grupta bu isimleri kullanıyorlardı. Ama o günlerde hiçbiri attığım mesajlara cevap vermemiş ve hiçbir sorunlarını da paylaşmamışlardı. “Ne olmuş ki gruba?” derken bir yandan da telefonumu çıkarıp uygulamaya girdim. Mesajlara tıkladığımda şaşırdım: Hüsnüyusuf: Hayatı çok fazla abartıyoruz. Ebulmelik: Bunu anlamamız için çetrefilli yollardan geçmemiz ne acı. Itrişahi: Ama hâlâ önümüzde uzun bir yol var, değil mi? Mavisemen: Hayat güzel, kuşlar uçuyor falan. Konuşulan konunun bende bıraktığı hüzün mü daha baskındı yoksa onlara uzattığım ipin ucunu tutmalarının verdiği sevinç mi, bilemedim. Grubu kapatarak bana gülümseyen Derin’e döndüm. “Sence?” diye sordu. Anlamayarak ona baktım. Nefesini verip tekrar sordu: “Kim kim sence? Bence Ebulmelik Ecrin.” Derin’e gözlerimi devirdim: “Bilmiyorum. Ayrıca bilmek de istemiyorum.” “Yalnız bundan sonra kim yazarsa o sensin, emin olduk.” Derin’e gülümsedim. O ne kadar bilmese de ben kimin kim olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Özellikle de Hüsnüyusuf’un kim olduğunu… Derin’e veda edip hastaneden çıktıktan sonra bir taksiye binip sabah için izin aldığım işime geri döndüm. Ev sessizdi. Leyla’nın İngilizce günü olduğu için kahvaltıdan sonra sert, Orta Çağ’dan gelmiş gibi giyinen İngiliz hocası ile çalışma odasında olduğunu biliyordum. Bu nedenle mutfağa gittim. Halime abla elinde ip yumaklarıyla ikizler için geçen hafta başladığı atkıları örüyordu. “Günaydın,” dediğimde gülümseyerek karşılık verdi: “Aç mısın Feza? Hazırlayayım mı hemencecik bir şeyler?” “Yok abla, sağ ol. İştahım yok zaten.” “Yüzün sapsarı.” “Halsizim biraz.” “Dur, sana bir çay hazırlayayım; hiçbir şeyin kalmaz.” “Yok yok, zahmet etme hiç. Leyla yukarıda mı?” “Yukarıda. Az kaldı, biter dersi.” Halime ablayı yalnız bırakıp bahçeye çıktım. İçimdeki huzursuzluk ben…