1.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Bilmem kaçıncı adımı attığım sırada dizlerimin dermanının kesildiğini hissettiğimde kendimi en yakın banka atarak biraz soluklanmaya karar verdim. Sahile gelip kendimi yatıştırmaya, nefes almaya ihtiyacım olduğundan birkaç dakika yürümek istemiştim. “On adım sonra döneceğim, bir on adım daha, sonraki on adımda.” diyerek sonunda iki saati devirmiş, yine de ihtiyacım olan nefesi alamamış gibi eve dönememiştim. İki yaşlı amcanın oturduğu bankı geçip biraz ilerideki banka yürüyüp yaklaştım. Günün tüm yorgunluğunu, tüm hayal kırıklığını ve üzüntümü omuzlarımdan atarmışçasına bedenimi serbest bırakarak banka oturdum. Hava soğuktu. Bulutlar havayı kaplamış olduğundan her yeri daha karanlık gösteriyordu. Bu sahilin en sevdiğim yönlerinden bir tanesi de gökyüzünü bana en güzel şekilde gösterdiğine inanmamdı. Babamın beni küçükken buraya getirip elma şekeri alışını anımsadım, gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladım. En üzgün olduğum zamanlarda yüzüm gülsün diye beni buraya getirdiğinde sevinçten havalara uçardım. Bazen özellikle üzgünmüş gibi davranırdım, babam sahile götürsün, elma şekeri alsın diye. Gülümsedim. “Bugün o elma şekerine ihtiyacım var, baba.” diyerek kendi kendime söylendim. O zamanların üzerinden yıllar geçmiş ama hâlâ her üzüldüğümde sahile gelme alışkanlığım geçmemişti. Bana huzur veren en iyi his buydu; tabii huşu içinde kıldığım sabah namazlarımı saymazsak. İçimdeki yarayı geçirmese de merhem oluyor, beni sakinleştiriyordu sahil. Sanki içimde oluşan anlamsız sıkıntıyı denize bırakıyormuşum gibi yükümü hafifletiyordu. Bazen karlı havalarda geldiğim bile oluyordu. O soğukta gelir, üşüdüğümü bile hissetmeden dakikalarca sahilde yürüyüş yapar, oyalanırdım. Genelde kriz anlarımda, nöbet geçirdiğim zamanlarda gelirdim bu sahile. Sık sık olmuyordu tabii ama bazı sıkıntılar kendimi günlerce kötü hissetmeme sebep oluyordu. Özellikle de şu staja başladığım günden bu yana daha sık gelmeye başlamıştım. Psikolojideki deyimiyle anksiyete (kaygı bozukluğu) vardı bende. Çok etkilendiğim, korktuğum, üzüldüğüm, çok stres yaptığım anlarda ortaya çıkan psikolojik bir rahatsızlıktı. Öyle anlarda istemsiz olarak kalp atışlarım hızlanıyor, nefes alışım zorlaşıyor, tüm vücudum terliyor, ellerim titremeye başlıyor ve eğer çok ciddileşirse kalp atışlarım düzensizleşiyordu. Ölümcül bir yanı yoktu tabii ama öyle zamanlar oluyordu ki, mesela babamın ölüm yıl dönümlerinde ilaç almak zorunda kalıyordum. Yine de çok şükür ki iki yılda bir ya da yılda bir defa ciddileşiyordu rahatsızlığım. Onun dışında kendi kendimi rahatlatabiliyordum. Aşırı stres, yorgunluk, öfke, şok gibi nedenlerden dolayı birden kendini gösteren belirtiler beş on dakika içinde normale dönüyordu ama bazen yarım saat yahut bir saatten fazla zaman aldığı da oluyordu, tıpkı bugün olduğu gibi. Biraz durup sakinleşip sonrasında eve gitmeyi ummuştum ama atak başlayalı bir saat kırk iki dakika olmuştu. İçimden nefes alışlarımı saydım. Ardından çantamdaki tansiyon aletini çıkarıp tansiyonumu ölçtüm. Bu geçici bir rahatlama yöntemiydi ama şu an buna da ihtiyacım vardı. Değerler normaldi. Kalp atışlarım da öyleydi. İyiydim, iyi de olacaktım ama bu kriz anlarında buna emin olmam zorlaşıyordu. Biraz daha beklemeye karar verdim çünkü eve gittiğimde hayatından memnun ve her şey yolundaymış gibi görünmem gereken biri vardı; annem. Bugün gerçekten de benim için çok zor bir gündü. Eve gittiğimde dolan gözlerimle eğer anneme görünürsem benim için daha çok endişelenecek ve üzülecekti. Kalp hastasıydı. Son krizinden sonra doktor ona stresi ve üzüntüyü kesinlikle yasaklamıştı. Bu yüzden tek bir eksik ruh hâlimle ona zarar verirsem kendimi asla affetmezdim. Babam öldüğünden bu yana abimi ve beni büyütmek için elinden gelen her şeyi yaptı annem. Tek başına bir evi, iki çocuğu aldı omuzlarına. İkimize gözü gibi bakıp büyüttü. Abimi evlendirip yurt dışına gönderdiğinde kahrolsa da sesini çıkarmadı. Yanında ben olduğum için dayanıyordu. Tam on iki yıldır dayanmaya çalışıyordu. O yüzden belki de artık k…