2.Bölüm - 5
Yazar: Çiğdem Kılınç

Ahmet Bey’in odasından çıkarken ardımdan kapıyı kapattım. Doğru bir şey yapıp yapmadığımdan emin olamamıştım. Ahmet Bey… Ahmet… Annemin onun hakkındaki olumlu düşünceleri aklımdan geçti. Haklıydı. Başarılı, dürüst, hoşgörülü ve kibar biriydi. Bunların hepsini kabul ediyordum ama istediğim şey bunlar değildi. Önemli olan başka bir şey vardı. İnsan, kaderinde yazılı olan nasibini hissederdi. O kişiyi gördüğünde, Ben bu adamla evlenebilirim, derdi. Nasibinin bir yerlerde nefes aldığını, onunla karşılaşacağı günü beklediğini bilirdi. Peki ben? Ahmet’i hissedebiliyor muydum? Sanırım… Düşüncelerimin arasından çarptığım bedenle sarsıldım. Kız düşeyazmıştı ki kolundan tutup düşmesini engelledim. Şaşkın ve korkmuş gözlerle bana bakarken başımı eğip gözlerinin içine baktım. “İyi misin?” diye sordum. Şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra, beliren iki gamzesiyle gülümseyerek doğruldu. “İyiyim, teşekkür ederim. Özür dilerim.” “Ben özür dilerim. Önüme bakmıyordum, dalgındım.” Yüzüne düşen uzun, dalgalı sarı saçını kulağının arkasına itti. Ardından beni baştan aşağı süzdü. Yüzündeki ifade anlamsızdı. Ben de onunla birlikte üzerime baktım. Bana göre gayet normal görünüyordum. Kız neyi tuhaf bulmuştu acaba? Ben de aynı şekilde onu süzdüm. Haki renk tüylü montu, krem kazağı, dar paça kot pantolonu ve siyah postallarıyla o da gayet normal görünüyordu. Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Sonunda mavi, iri gözlerini bana dikip elini uzattı. “Bu hastanede mi çalışıyorsun? Tanışalım mı?” O anda Nimet’in bahsettiği kız aklıma geldi. Bu o kız mıydı? Leyla? Gerçi güzelliği hakkındaki söyledikleri birebir uyuyordu. Kızın uzattığı elini sıkarak cevap verdim. “Evet. Psikoloğum.” Gözlerini şaşkınlıkla açtı. “Ben Leyla. Senin adın ne?” Demek gerçekten oydu. “Demek Leyla sensin.” “Beni tanıyor musun?” “Buralarda bayağı ünlüsün.” Başını hafifçe salladı. Sanırım nedenini anlamıştı. Ardından tekrar bana gülümseyerek baktı. “Senin adın ne?” “Feza.” Şaşkınlıkla ağzı açık kaldı. Bu kadar şaşırmasını anlayamasam da güldüm. “İsmim çok mu garip yoksa?” Leyla tekrar güldü. Garip bir şekilde çok heyecanlanmıştı. “H-Hayır. Çok güzel. Peki soyadın?” “Boran. Feza Boran.” Yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Benim adım da Leyla Bahremoğlu. Vaktin var mı? Ben biraz acıktım da. Bir şeyler yiyelim mi?” Şaşkınlıkla karşımdaki dost canlısı genç kıza baktım. Arıza çıkaracak birine benzemiyordu. Daha çok can sıkıntısından ya da aradığı bir şey olduğu için hastanede dolaşan biriydi. Leyla’ya gülümsedim. “Kafeterya üst katta. Tostu da bayağı iyidir.” Leyla memnuniyetle gülümsedi. Kafeteryaya geçtiğimizde, üzerinde Leyla için tost ve portakal suyu, benim için de çay bulunan tepsiyi masaya bıraktım. Leyla gerçekten çok acıkmış olmalıydı. Tosttan hemen kocaman bir ısırık aldı. Ağzındaki lokmayı çiğnerken bir yandan da konuşuyordu. “Cüzdanımı almadan çıkmamalıydım. Aslında abim burada başkasının parasıyla bir şeyler aldığımı görse kızar.” Şaşırarak kaşlarımı çattım. “Neden ki? Bir arkadaşının sana bir şeyler ısmarlaması sence kötü bir şey mi?” “Bana göre değil ama abim başkalarına minnet etmemizi istemez. ‘Hep veren taraf biz olmalıyız, alan taraf değil.’ der. Biraz değişiktir. Şimdi beni görse, ‘Derhal indir o elindekini. Hiç sağlıklı değil.’ derdi.” Abisinin sesini taklit edince onunla birlikte ben de güldüm. “Abin burada değil. Sen de acıkmışsın, paran da yok. Şartlar bunu gerektiriyorsa kaideler bazen esneyebilir.” Leyla söylediğimi düşünerek başını salladı. “Güzel… Bunu sevdim.” Ben de gülümsedim. “Neden hastanede dolaşıyordun?” “Yabancı bir yer değil. Böbrek yetmezliğim var. Bu yüzden haftada bir geliyorum zaten.” “Hastanedekiler seni tanıyor gibiydi.” Dudak büktü. “Çok mu tuhafım sence? Her önüme gelenle tanışan bir kız.” “Hayır. Daha çok arkadaş edinmeye çalışan bir kız gibi görünüyorsun.” Yorumuma güldü. Portakal suyundan bir yudum aldı. Ben de çayımdan küçük bir yudum içtim. “O hâlde… Seninle arkadaş olabilir miyiz?” “Tabii ki. Hatta istersen grup terapimize de katılabili…