2.Bölüm - 1
Yazar: Çiğdem Kılınç

Derin bir uykudan sonra gözlerimi açtığımda hastanenin acilinde, yataklardan birinde uzanmış vaziyetteydim. Tüm vücudum şişmiş gibi hissediyordum. Mahmurluğumu üzerimden atınca koluma takılan seruma baktım. Bitmek üzereydi. Yavaşça doğrulmak için dirseğimle destek aldım ve yanımdaki kişiyi gördüm. Refakatçi koltuğunda oturmuş, sol eline başını dayamış, gözlerini yummuştu. Şaşırmıştım. Beni hastaneye getirdikten sonra gider sanmıştım ama ben uykuya daldıktan sonra burada beklemeye devam mı etmişti? Hem de başucumda. Baştan ayağa simsiyahtı, etrafındaki siyah dumanı görünüyordu sanki. Onun karanlık tarafta olduğunu tahmin etmiştim ama giydikleri onu daha karanlık gösteriyordu. Siyah saçları dağılmıştı. Kocaman eline yasladığı başı birazdan düşecek gibiydi. Bir ayağını diğer dizinin üzerine koymuştu. Rahat mıydı? Eğilip baktım. “Uyuyor.” Korkarak elimi çektim ve sesin geldiği yöne döndüm. Yine o koruma olarak düşündüğüm takım elbiseli adamdı konuşan. Ona “Talha” diye seslenen adamdı. Utanarak baktım adama. Sert yüz ifadesi ile gözlerini üzerime dikmişti. Yaslandığı duvardan doğrulup bana doğru birkaç adım attı. Yatağın ucuna gelip ellerini önünde kavuşturdu. Soğuk ve net bir sesle tekrar konuştu. “Uyandırmayın.” Onu düşünme inceliğine hayret edilirdi çünkü ikisi de görünüşleriyle hiç de kibar insanlar olmadıklarını haykırıyorlardı. Adama bir şey demeden yerimde doğrulup nabzımı kontrol ettim. Kalp atışlarım normaldi, nefes alışlarım düzenliydi, görüşüm netti. İyiydim. Elime takılı olan serum bandını kaldırdığımda yatağın yanındaki masada duran telefon çaldı. “Meleğim” yazan ekrandaki telefona baktığımda başka biri uzanıp aldı telefonu, hemen cevapladı. “Geliyorum birazdan. Var mı isteğin?… Tamam.” Sanırım o gece arkasında duran o güzel kadındı bu “Meleğim”. Karısı mıydı, ya da nişanlısı, sevgilisi? Hayır, parmağında yüzük yoktu. Tabii bağlılığın bir anlam ifade etmediği, yüzük takmayan erkeklerden biri değilse. Telefonu kapattığı sırada ondaki bakışlarımı çektim ve hâlâ bana dik dik bakan adama baktım. Rahatsız olarak kaşlarımı çattım. “Bana bakmayı keser misiniz? Rahatsız edici.” dedim. Bir kıza böyle avına odaklanmış bir avcı gibi bakması cidden anormaldi. Adam tepki vermedi. Onun yerine Talha konuştu. “Yavuz, çık sen. Geliyorum.” Adam anında uslu bir çocuk gibi Talha’nın dediğini yapıp çıktı. Yavuz denen adam çıktıktan sonra yorgun bakışlar bana döndü. “O adam sevgilin mi? Sana bir şey mi yaptı?” Bakışlarımı ondan çektim. Sinan’ı değil hatırlamak, adını bile anmak istemiyordum. “O bana bir şey yapamaz. Benim sevgilim falan da değil.” Birkaç saniye düşündü, sonra yine sordu. “Neden bayıldın?” “Anksiyete bozukluğu…” Birden sustum. Tanımadığım bir adama açıklama yapmak zorunda olmadığımı kendime hatırladım. Onun yerine başka bir şey diyecektim ki hemşire yanımıza geldi. “Beyefendi, hâlâ eşinizin kaydı yapılmadı. Lütfen hasta kayıt bölümünden girişini yapabilir misiniz?” “Karım değil o.” dedi buz gibi soğuk bir ses tonuyla. “Kaydını kendi yapabilir.” diyerek suratsız bir hâlde arkasını döndü. Ses tonu o kadar soğuk ve umursamaz çıkmıştı ki kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Tıpkı benim gibi Talha’nın arkasından bakakalan hemşire nihayet kendine gelip konuştu. “Ben özür dilerim, hastaneye sizi getirdiğinde endişeli görününce ben eşiniz sandım.” “Önemli değil.” Hemşire gittikten sonra ayakkabılarımı giyip ayağa kalktım. Daha iyiydim. Çalan telefonuma uzandığımda annemin aradığını gördüm. Meşgule attım. Birazdan eve gidecektim nasılsa. Şimdi konuşursam ses tonumdan kötü bir şeyler olduğunu anlayabilirdi. Ona Sinan’ın benimle uğraştığını söylememiştim çünkü bilmemesi hayrınaydı. Koridora çıktığımda Aylin’i gördüm. “Feza?” Endişeli bir şekilde koşuşturduğunda onu gördüğüm için şaşırmıştım. Yanıma geldiğinde nefes nefeseydi. “İyi misin? Ne oldu? Başına bir şey mi geldi?” “İyiyim, bir şeyim yok çok şükür de senin nereden haberin oldu?” diye sordum. Aylin bir şükür dile getirip bana sarıldı. “Sana bir şey oldu diye çok korktum. Seni arad…