Aynı Gökyüzü, Ayrı Yollar
Yazar: Nur

Ona az önce gürlememe, sert çıkmama rağmen inanılmaz bir şey yaptı. Normalde acildeki personellerin o pat küt yaptığı pansuman işlemlerini, benim canım yanmasın diye adeta ipek bir kumaşı işler gibi, inanılmaz bir narinlikle yavaş yavaş yapmaya başladı. Dr. Erdem'in taze attığı dikişlerin etrafını temizlemeye koyuldu. Eğildiği için aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı. Burnuma hastane kokusunun ötesinde, ona ait temiz ve zarif bir koku doluyordu. Pamuğu derimde gezdirip taze dikişlerin çevresini her silişinde, o yeşil gözlerimin onun üzerinde odaklandığını, bu beklenmedik nezaketini dikkatle izlediğimi hissedebiliyordu. Pansumanı yaparken aramızdaki o gergin sessizliği bölmek için kafasını hafifçe kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. "Tetanos aşınız tam mıydı komutanım?" diye sordu, o profesyonel sesiyle. "Yara kayaya sürtünmeyle oluşmuş derin bir laserasyon. Erdem hocaa dikişleri çok güzel atmış ama bu tarz açık ve kirli yaralarda tetanos mikrobu kapma riskiniz çok yüksek, ihmale gelmez." Benimle sadece bir hasta gibi değil, bir insan gibi ilgileniyordu. Sesimdeki o az önceki öfkeli ve emredici tonu yumuşatmaya çalışarak, "Tam, doktor hanım. Düzenli yapılıyor aşılarımız, merak etmeyin," dedim. Sesimdeki o çelik kalkan hafifçe çatlamıştı. Temizliği bitirip steril gazlı bezi dikişlerin üzerine kapattı. Sargı bezini koluma ne çok sıkı ne de gevşek olacak şekilde, tam kararında bir ustalıkla sarmaya başladı. İşini gerçekten iyi yapıyordu. Sargının ucunu flasterle sabitlediğinde derin bir nefes alıp taburesinden kalktı. "Bitti," dedi. "Doktor bey dört dikiş atmış, gayet temiz görünüyor. İki gün boyunca burası kesinlikle su görmeyecek. Enfeksiyon kapmaması için de pansumanınızı düzenli olarak yeniletmeniz gerekiyor." Sedyeden yavaşça doğruldum, üzerimdeki mühimmatlar hafifçe şıkırdadı. Koluma yaptığı o kusursuz, nazik sargıya baktım. Tam o esnada, hareket etmesiyle birlikte çelik yeleğimin altından, gizli bölmesindeki o küçük ÖKK brövemin dışarı fırladığını, onun da gözlerinin tam oraya takıldığını fark ettim. Mavi gözleri şokla büyüdü. Bordo Bereli olduğumu o an anlamıştı. Onu sıradan bir asker sanıp azarladığı ve elini tuttuğumda kafa tuttuğu için içinden geçen o derin şaşkınlığı yüzünden çok net okuyabiliyordum. Ona doğru son kez baktım. O sert, yeşil gözlerime bu kez engel olamadığım, neredeyse görünmez bir minnet parıltısı yerleşti. Yüzümü görmemişti, maskemi hiç açmamıştım ama o ellerinin sıcaklığı, elini tuttuğumda beni sabitleyen o dik duruşu ve o inatçı mavi gözleri, sınır ötesindeki en zorlu görevde bile zihnimden çıkmayacaktı. ... Araç çalışıp acil servisin önünden hızla uzaklaşırken, arka tarafta yan yana büzüşmüş olan Yiğit ve Kağan’a döndüm. Maskemi yüzümden tek bir hamleyle sıyırıp boynuma indirdim. Çenemi sıkmaktan dişlerim birbirine geçiyordu. Az önce İmge'nin önünde bozuntuya vermemek için bastırdığım o öfke patlaması, zırhlının o dar çelik duvarları arasında yankılandı. "Komutanım yeng-" diyecek olan Doruk'un cümlesini tamamlamasına izin vermeden sinirle konuşmaya başladım. "LAN, siz beni delirtmek mi istiyorsunuz ne yengesi oğlum." "Oğlum, Taner yalan yok kız cidden çok güzeldi" dedi Mert abi de iyice time uyarak. Şok içinde time bakıyordum. şaka yapıyor olmalıydılar ya gerçekten. Benden mi sıkılmışlardı, yoksa akrabalar gibi bana kız mı ayarlamaya çalışıyorlardı. Hemde hastanedeki doktoru! "Siz benden sıkılmışsınız oğlum ne öyle görücü bulma çabaları, beni evlendirip balayına gönderip dedikodumu mu yapacaksınız lan arkamdan?!" dedim sinirle homurdanarak. "Aaaa komutanım ne haddimize sadece yaş oldu yirm-" diyen Yiğit'e döndü bakışlarım. Öfkeli bir bir nefes vererek önüme döndüm. Cevap verirsem bu muhabbetin devamı daha da gelecekti. İlk başta İstanbul'daki karargahta iki, üç gün kadar kalacak daha sonra Hakkari'ye dönecektik. Tam huzurlu sessizlik çökmüştü ki aklıma pansuman odasına adeta Pöh baskını atan Yiğit ve Kağan'a döndüm. “Kağan, Yiğit ben ne dedim size oğlum gelmeyin emirdir demedim mi? Siz ne z…