Zümrüt ve Gök Yakut
Yazar: Nur

Taner Bozkurt Zırhlı araca binmiş karargâha dönüyorduk; operasyon tereyağından kıl çeker gibi geçmiş, hiçbir zayiat vermemiştik. "Ya Taner abi, şu kolunu gel bir gösterelim. Zaten birazdan hastanenin önünden geçeceğiz," dedi bizim sıhhiyeci fırlama Yiğit. "Siz benim sabır sınavım mısınız oğlum? İyiyim diyorum," diyerek homurdandım. Çatışma sırasında bir yamaçtan inerken ayağımın altındaki toprağın kaymasıyla ben de o can havliyle kayaya tutunmuştum. Ama kayanın da benim hakkımda haince bir planı vardı; sol kolumu boylu boyunca yarmıştı. Acısı o an adrenalinden hissedilmese de oluk oluk kanamıştı ve duracak gibi değildi. Sızı yeni yeni kemiklerime çökmeye başlarken, canımın yandığını belli etmemek için çenemi kıracak kadar sıkıyordum. Çene hattım öfkeden ve acıdan iyice belirginleşmişti. Timin yanında, zırhlının güvenli çeliği arkasında olduğumuz için balaklavayı yüzüme takmaya gerek duymamış, boynuma doğru indirmiştim. “Valla değilsiniz komutanım ama bu kolun hali hal değil,” diye araya girdi Efe arka taraftan sırıtarak. “Dağda mermiden kaçarsınız, hastane kapısında ambulans görünce geri vites yaparsınız. Yakışıyor mu şanlı timimize?” Gözlerimi dikip Efe'ye öyle bir baktım ki, herif anında yutkunup kafasını öne eğdi. Ama bizim sıhhiyeci Yiğit duracak gibi değildi. Yanıma doğru sokulup kolumdaki kirli bezi hafifçe araladı. “Komutanım, şaka bir yana, turnikeyi gevşetiyorum ama kanama hala sızma şeklinde devam ediyor. Kaya kesiği bu, içinde pislik kalmış olabilir. Sütür atılması, yani dikiş dikilmesi şart. Yoksa yarın öbür gün enfeksiyon kapar, kollarınızı oynatamazsınız. Operasyon kabiliyetinizi riske atıyorsunuz.” Yiğit işin içine ‘operasyon kabiliyeti’ lafını sokunca damarıma basmıştı. Kolumun sızısı gittikçe derinleşiyor, çenemi sıkmaktan dişlerim sızlıyordu ama hala inat ediyordum. “Kışlaya varalım, revirde halledersin Yiğit. Uzatmayın.” Tam o sırada yanımda oturan Mert abi derin bir nefes aldı, Batur yüzbaşıda karşıma oturmuş bir Yiğit'e bir de bana bakıyordu. "Acile giriyoruz, Efe ilerideki hastanede dur" dedi Batur komutan. Sesindeki itiraz etmemize izin vermeyen tonu kullanmıştı, zira itiraz edersem beni karargaha almayacağını adım gibi bildiğim için bir şey demeyip önüme döndüm. Kısa bir süre sonra zırhlı araç acilin önünde durduğunda yerimde huzursuzlukla kıpırdandım. Sivillerin içine gireceğim için boynumdaki siyah balaklavayı gözlerimin altına kadar çektim ve dışarıya doğru ilk adımımı attım. Acil servisin o çift kanatlı otomatik kapısı önümde iki yana açıldığında, hastanenin o kendine has keskin batikon ve ilaç kokusu yüzüme çarptı. İçerisi tam bir kaos alanı gibiydi; ağlayanlar, sedye peşinde koşanlar, sağa sola emirler yağdıran doktorlar... Dağdaki o ölüm sessizliğinden sonra bu sivil gürültü kulaklarımı tırmaladı. Üzerimdeki çamurlu askeri üniformam, kurşun geçirmez çelik yeleğim ve yüzümü tamamen kapatan siyah balaklavamla içeri girdiğim an, koridordaki tüm sivil sesler bıçak gibi kesildi. İnsanların bana bakarken gözlerinde fırlayan o korku ve şaşkınlık karışımı ifadeye alışkındım. Arkamda her an tetikte bekleyen Kağan, Yiğit ve Mert abi ile beraber koridorda ilerliyorduk. "Siz burada bekleyin ben dikiş attırıp gelirim, kimse arkamdan gelmesin bu bir emirdir" dedim sesim yine o sert tona bürünmüştü, bakışlarım üçünün de üstünde gezindi. Bir şey deyip, itiraz etmelerine zaman vermeden Dr. Erdem'in odasına girdim. Erdem, operasyon dikiş iğnesini koluma her batırdığında milim kıpırdamadım. Canımın acıdığından değil, zihnim hala dağdaki operasyondaydı. Erdem son düğümü de atıp ipi keserken derin bir nefes aldı. "Bitti Taner Komutanım. Dört dikiş attım. Ama yara çok kirliydi, doku hırpalanmış. Ya birde komutanım normalde pansumanınızı da ben yapacaktım fakat az önce vaka geldi benim gitmem gerekli siz, koridorun sonundaki pansuman odasına geçin, bizim doktorlar veya hemşirelerden birisi mutlaka oradadır. Burayı güzelce bir temizlesin, taze dikişleri düzgünce sarsın. Enfeksiyon kaparsan dağa falan dönemezsin, benden…