📘 BÖLÜM 3 – GÖLGEDE YÜRÜYEN KADIN
Yazar: Hilal

“Kadının sessizliği, fırtınadan beterdir.” Gölgeler… Bazen bir umut, bazen içini karartan karanlığın ta kendisi. Kimi zaman deliliğin sınırında bir çırpınış. Bir nesnenin ya da bedenin siyah bir yansıması. Gerçek değil ama gerçekliğe tehlikeli derecede yakın. Her şeyin bir rengi vardır. Gölgelerin yok. Hiç düşündünüz mü neden? Belki de hayata küsmüşlerdir. Sonuçta taklitten başka ne olabilirler ki? İstanbul o gün griye bürünmüştü. Ne yağmur vardı ne de güneş. Hava; kırgın, içine kapanmış bir insan gibiydi. Tepkisizdi. Durağan ve kasvetli. Yatağımdan sessizce kalktım. Büyük gün gelmişti. Birlik, birazdan gizli bir toplantı yapacaktı. Gölge Çetesi'ne dair toplanan tüm belgeler masaya yatırılacak, çetenin nasıl çökertileceği konuşulacaktı. Aklımda tek bir soru dönüp duruyordu: Gölgenin başındaki kişi kimdi? Neden kadınlara bu kadar öfkeliydi? Bir kadın tarafından incitilmiş miydi? Yoksa doğuştan mı karanlığa meyilliydi? Belki de kimsenin bilmediği çok daha derin bir sebep vardı. Kadın düşmanlığı, yalnızca ördüğü duvarın yüzeyiydi belki de. Bu düşüncelerle odamdan çıktım. Tek katlı, rutubet kokan bir müstakil evde kalıyorduk. Buraya İlay’la birlikte gelmiştik. Enerjik ve tatlı bir kızdı. Ben pek konuşkan biri değilimdir ama o fırsat buldukça beni sorulara boğuyordu. İşinin gereği mi bilmiyorum ama hayli meraklıydı. Yeni kimliklerimizde kardeş olmuştuk. İlay, artık benim ablamdı. Gerçekten bir ablam olsaydı, onun gibi birini isterdim sanırım. Hayat dolu, neşeli, insanın içine umut aşılayan biri… Solmuş bir çiçeğe can veren bir damla su gibi. Onun geçmişi hakkında çok şey bilmiyordum. Hep mutlu bir ailede büyüdüğünü düşünmüştüm. Ama insan sadece kendine gösterileni görebilir. Belki düşündüğümden çok farklı bir hikâyesi vardı. Zamanla öğrenecektim. Salona geçtim. Uyumlu olmayan ama sıcak bir odaydı. Bütün birlik oradaydı. Hepsi gözlerini bana kenetlemişti. Bu hal komiğime gitmişti. Sonuçta ben de sıradan bir insandım. Belki de pijamalarımdan dolayı öyle bakıyorlardı... Evet, farkındaydım. Toplantı vardı ama sabahın bu saatinde evde beni pijamalarımla görmeleri gayet normaldi. Solmuş bej koltuğa oturdum. Kol kısmındaki yastığı alıp bacaklarımın üstüne koydum, bağdaş kurdum. Bence dünyanın en rahat oturuş şekli bu. Evet, biraz fazla rahatına düşkün biriyim. Ama sadece biraz. Kahvemi alırken gözlerimi ovuşturdum. Kimse konuşmuyordu. Sessizliği bozmak için İlay’a takıldım: “İlay, lütfen sabah altıdan sonra enerjini kapat. Henüz beynim açılmadı.” “Sana da kahve yaptım, homurdanmayı bırak!” dedi, içeriden çıkıp elime bir bardak tutuşturarak. “Canım kardeşim, bir gün sabahları beni güler yüzle karşılayacağını umuyorum.” Gülümsedim. Kahvemi yudumladım. Bu gülümseme, elimdeki kahvenin hatırınaydı. “Özür dilerim, sonradan hayatıma giren ablacığım,” dedim ve göz kırptım. Kafamı çevirdiğimde Aykız’ın bize baktığını gördüm. Bakışında tuhaf bir acı vardı. Alımlı bir kadındı ama o güzelliğin ardında, kendini dış dünyadan soyutlamış bir yalnızlığı çığlık atıyordu adeta. Yanındaki çantasından ıslak mendil çıkardı, tekrar tekrar ellerini silmeye başladı. O eller artık silinmekten tahriş olmuştu. Bazen “Yeter, temiz ellerin,” demek istesem de buna cesaret edemiyordum. Çünkü hepimiz biliyorduk: kirli olan eller değil, geçmişin gölgesinde yürüyen kadının yaşadıklarıydı. Aykız’ın sesiyle düşüncelerim dağıldı. “Neden bana umutsuz bir vakaymışım gibi bakıyorsun?” dedi, omuz silkerek. İlk başta afalladım. “Gözüm dalmış sadece. Neden sana öyle bakayım ki?” “Bilmem, sana sormalı,” dedi buruk bir gülümsemeyle. Bu garip havayı dağıtmak için Kani söze atıldı. Elindeki dosyayı sertçe, orta sehpaya bıraktı: “Çeteye ait olduğu bilinen Büyük İstanbul Londra Oteli’ne, ne hikmetse kadın aşçı aranıyormuş.” İlay hemen atıldı: “Bu mükemmel bir haber! Bu sayede içeri sızabiliriz!” “İçeri sızmak bu kadar basit olmaz,” dedim umutsuzca. Kani sert sesiyle onayladı: “Umay doğru söylüyor, İlay. Sandığımız kadar kolay değil.” Aykız merakla sordu: “Nasıl yani?” Kani omzunu silkti…