BÖLÜM 2: YEMİN GECESİ
Yazar: Hilal

“Bir kadın bir kere yemin etti mi, o artık Ne kaderden kaçar ne acıdan.” Gece sessizdi ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Doğuşumdan bu yana hep düşüncelerimle yalnız kalmıştım. Çoğu zaman kimseye anlatmazdım içimden geçenleri. Anlatsam da anlamazlardı zaten. Belki de anlamak istemezlerdi. Herkes herkesi anlayacak diye de bir dünya yoktu sonuçta. Komodinde duran, kenarları siyah dantel işlemeli aynamı elime aldım. Odanın zifiri karanlığını yalnızca iki mum aydınlatıyordu. Çoğu insan karanlıktan korkarken ben tam tersi, her zaman karanlıktan beslenen biri olmuştum. Karanlık, herkesin yüzünü ve benliğini gizleyen bir örtü işlevi görürdü benim için. Hayatta en gizemli maske kesinlikle zifiri karanlıktır. Aynaya yansıyan görüntüme baktım. Sürekli bakım istediği için küt kestiğim saçlarıma göz gezdirdim. Bu dünyada kadınlar saçlarına kolay kolay kıyamazken, ben sadece zamanımı alıyor diye bulduğum ilk makasla kendi ellerimle kesmiştim. Bu yüzden saç uçlarım dikkatlice bakınca oldukça yamuk duruyordu. Gözlerim uykusuzluktan çökmüştü. Sanki her an bir şey olacakmış da ayrıntıları kaçıracakmışım gibi… Kendimi bildim bileli hep dikkatli olmaya çalışmaktan, ayrıntıları kaçırmamaya uğraşmaktan yorulmuştum. Eminim, gözlerim de en az benim kadar yorulmuştu. Sol tarafımda duran çakıyı elime aldım ve yavaşça açtım. Bıçağın soğuk metalini işaret parmağıma yaklaştırdım. Canımın acımasını düşünmeden, keskin kısmını parmağımda oynattım. Parmaktan firar eden kan damlasına sırıtarak baktım. Garipti... Dışımız bir meyve suyu şişesi gibiydi. Şişeyi kessen, şu an olduğu gibi bir sıvı akardı. Şu an vücudumuzda yaklaşık dört litre kan vardır ve bu dört litre kan bizim bedenimiz içinde bizden bağımsız bir şekilde dolaşıp bize hayat ve yaşam vaat ediyordu. Sadece ortalama dört litrelik kan. Parmağımdan yayılan kan aynada yansıması olan tam gözümün alt kısmına damladı. Kıpkırmızı olan kan aynada resmen gözyaşım olarak görünüyordu. İçimin kan ağladığı mutlak bir doğruydu. Dışımda somut anlamda kan ağlasaydı, kesinlikle tam olarak böyle görünürdü. Gözümde donan kanın yansımasına baktım. Sonra tekrardan parmağımı hafifçe bir damla süzüldü. Aynayı yüzüme bir tık daha fazla yaklaştırdım. Sesim titremedi ama içimde her duygu sarsılıyordu. “Bu can, bu damarlar, bu gözyaşı... Hepsi kayıp olan geçmişimin izini taşıyor. Artık o izleri saklamayacağım. Adım Umay. Bu bedeni, bu sesi ve bu yüreği, kadınların unutulmuş hakikati için feda edeceğim. Yemin ederim, kimse benim suskunluğumla beslenemeyecek. Gölge’ye değil, gerçeğe hizmet edeceğim. Her adımım bir kadının sesi olacak.” Sesim titremeye başladı. “Yaşayacaksam onların hatırasıyla yaşayacağım, öleceksem onların özgürlüğü için öleceğim.” Son cümleyle birlikte nefesim göğsümde yankılandı. Ayna hâlâ kanı yansıtıyordu ama artık gözyaşı değil, direniş vardı. Geçen gece bana olan şeyler tekrardan olmaya başlıyordu. Bilincimi açık tutmakta zorlanıyordum. Sürekli başım dönüyor ve midem çok fazlasıyla bulanıyordu. Saniyelik göz kararmam ile birlikte elimde duran ayna bir anda annemin günlüğüne dönüştü. Korkudan günlüğü yere fırlattım. Eski günlük sert bir şekilde yere çarptı ve sanki kendi iradesi varmış gibi sayfaları hızla açılmaya başladı. Boştu, tüm sayfalar bembeyazdı. Ama o beyazlıkta bir fısıltı vardı. Sessizliğin içinden bir kadın sesi çıkıyor gibiydi. “Hatırla, kan sadece bir sıvı değildir. Hatırlarsan, kim olduğunu bilirsin.” Parmaklarım titredi. Günlüğe baktım, sayfalar hâlâ rüzgârla kıpır kıpırdı ama tek bir kelime yazmıyordu. Yine de içimde derin bir yankı oluşmuştu. Yine önceki olduğu gibi bilinçaltım tamamen kapandı. Bana ne oluyordu, neden böyle hissediyordum asla bilmiyordum. Tek bildiğim şey, artık asla hayatım eskisi gibi olmayacaktı. ∞∞∞ Ankara Garı’nda sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştım; demir rayların üzerindeki puslu hava, yaklaşan trenin metalik uğultusuyla titriyordu. Elimdeki küçük valizi sıkıca kavrayıp, gözlerimi ufuk çizgisine diktim. Şehrin gri sabahına karışan uğultular arasında, içimi…