7 - Yara Bandı
Yazar: Esra Türker

Aceleyle mutfağa ilerlerken babamın, "Ülkü!" diye seslenişi üzerine başımı salona doğru uzattım. "Kızım bi' çay ver be!" dedi neredeyse yalvarır gibi ancak tatlı bir edayla. "Tabii babacım." diyerek içeri ilerleyip bardağını aldım ve yeniden mutfağa yöneldim. Çayı doldurup içeri geri götürdüğümde babamın teşekkürü; yerinde doğrulup başıma bir öpücük bırakmak oldu. Ona gülümseyip yeniden mutfağa ilerledim. Dolaptan aldığım yara bandının paketini açmaya çalışırken abim içeri girdi. Büyük bir bardağa soğuk su doldururken yorgun görünüyordu. "Uyumadın mı gece?" diye sordum durgun bir sesle. Abimi evin içinde neredeyse görmüyordum. Suyu bir dikişte bitirip başını salladı. Su ısıtıcıya ilerlerken, "Abi çok kahve içiyorsun!" diye çıkıştım. Isıtıcıyı çalıştırıp tezgâha yaslanırken omuz silkti. "Ne yapayım? Yardımcı oluyor." diye yanıtladı beni. Elimdeki bandı tezgâha bırakıp bedenimi hırsla ona çevirdim. "Bu yüzden çok su içiyorsun. Tamam su içmen güzel ama bu kadar kahve tüketmen iyi değil. İçtiğin suyun bir anlamı kalmıyor!" Suyun ısınmasını beklerken yerde gezdirdiği bakışlarını yüzüme çıkardı. "Başka bir önerin var mı?" Ellerimi iki yana açtım. "Uyumaya ne dersin?" Gözlerini yüzümden kaçırırken cıkladı. "İçim rahat etmiyor öyle." Omuzlarımı düşürdüm. Bu yıl da mezuna kalmadan istediği bölüme girme çabasını anlıyordum ancak kendini içine soktuğu durum içler acısıydı. Bazen aynaya hiç bakmadığını düşünüyordum. "Kendine eziyet ediyorsun." diye mırıldandım. Dolaptan fincan çıkarırken de, fincana granül kahve koyarken de, eli ısıtıcının üzerinde suyun kaynamasını beklerken de sessizdi. Yüz ifadesinden okuduğum kadarıyla bana karşı gelmek gibi bir niyeti yoktu. Çünkü haklı olduğumun o da farkındaydı. Uzun bir nefes verdim. "Abi neden böyle yapıyorsun?" Gözleri yüzümü bulurken ısıtıcının sesi duyuldu. Öylece boş boş yüzüme bakarken, "Dinlenmeden çalışmak sana ne kazandıracak?" diye sordum. "Zihnini sadece yoruyorsun. Bu hangi mantığa sığar? Tüm çabanın çöpe gitmesini mi istiyorsun?" Yeniden omuz silkerken suyu fincana doldurmaya başladı. "Dinlendiğimde içim rahat etmiyor Ülkü, biliyorsun." dedi kısık bir sesle. "Eğer bir şeyler yapabilecek enerjim varsa ama o esnada oturuyorsam, televizyon izliyorsam ya da uzanıyorsam sanki zamanı boşa harcıyormuşum gibi hissediyorum." Bir-iki saniye sessiz kaldığımda gözlerini yüzüme çevirdi. Bir yandan az evvel çıkardığı kaşıkla kahveyi karıştırıyordu. Gerçek anlamda yorgun bakıyordu. Omuzları çökmüş, göz altları morarmış, gözleri kızarmıştı ve bana kalırsa yüzü bile çökmüştü. Sanki şu bir yılda beş yaş yaşlanmıştı abim. "Baskı mı hissediyorsun üzerinde?" diye sordum, sözlerini geçiştirerek. Çünkü ben, bunun nasıl olduğuyla değil neden olduğuyla ilgileniyordum. Abimin kendini bu sınav için bu kadar harap etmesi bana fazla manasız geliyordu. Çünkü puanları gerçekten iyiydi. Esasen isteseydi önceki sene de gayet güzel bir bölüme yerleşebilirdi. ODTÜ ve mimarlık ikilisindeki ısrarı anlayamıyordum. Geçen seneki puanı ile, daha iki üç sene önce çok istediği inşaat mühendisliğine ya da en kötü ihtimalle olabilir gözüyle baktığı çevre mühendisliği ve gıda mühendisliği gibi bölümlere girebiliyordu. Mimarlık, bir yerlerden çıkagelmiş ve abimin zihnine ebediyen kurulmuştu. Bunun sebebini kestirememek beni çıldırtıyordu. "Baskı falan hissetmiyorum." derken yeniden omuz silkti. "ODTÜ istiyorsun, anlıyorum. Ama puanının yettiği bölümler vardı abi! Girmedin!" dedim hayıflanarak. Çünkü belki de binlerce kişinin sahip olmak isteyeceği cinsten bir başarıydı bu aslında. Abim ise bunu görmeyecek kadar kör, görse bile göz ardı edecek kadar hırslıydı. "Ben de hâliyle üzerinde baskı hissettiğini falan düşünmeye başladım." Kahvesinden bir yudum alıp tezgâha yaslandı. "Sadece fikir değiştirdim, artık mimarlık istiyorum. Ve puanları çok yüksek." "E başka okula git?" "Ama ODTÜ istiyorum." Bir süre bakıştık. O, bu esnada kahvesinden bir yudum daha aldı. "O zaman başka bölüm düşünemez misin?" "Mimarlık istiyorum." dedi çabucak,…