3.Bölüm
Yazar: Sudenur Demir

Merhabalar, nasılsınız? Umarım bölümü severek okursunuz. İyi okumalar. İnstagram:Lotusnilu.77 ****** Her şey karanlıktı, o gün olduğu gibi. Yine bir rüyaya savrulduğumun farkındaydım, lakin uyanamıyordum; kendimi gerçek olmadığına ikna etmeye çalışmayı artık bırakmıştım. Bir süre katlanacak, sonra uyanacaktım. Karanlık havada, yeşil ağaçların arasında öylece duruyordum. Arkamda bir çıtırtı duyduğumda oraya döndüm. Siyah takımlar içerisinde biri çıktığında onun kim olduğunu çok iyi biliyordum. Babam. “Gerçek değil,” dedi zihnim. “Koş, kaç. Tekrar kaybedeceksin, koş.” Özlem ağır geldi o an. Rüyada olsam da, kaybedecek olsam da ona defalarca son kez sarılmak istiyordum. Koştum, babamın kollarına daha çok koştum. Ama benden uzaklaştı. Siyah gözleri sert bakıyordu. Saçları karanlıktan parlıyordu, ama saçının siyahından değildi. Kandı bu. “Yaklaşma. Bulaşır, çıkmaz,” diyerek başı sağa büküldü. Benim kalbimin büküldüğünden habersiz. “Geleyim baba, varsın çıkmasın.” “Hayır, kendine gel,” dediğinde hâlâ koşuyordum ama öyle bir benden uzaklaşıyordu ki varamıyordum. Hiçliğe koşuyordum sanki. “Baba,” “Kendine gel dedim sana!” diye var gücüyle bağırdığında kulaklarımda amansız bir çınlama oluştu. Bu çınlama öyle bir çınlamaydı ki varmak istediğim babamın yanına gitmeme bile engel oldu. Başımı tuttuğumda yukarı çekmek, gövdemden ayırmak istedim. “Git, uyan. Kendine gel!” diye var gücüyle babam öyle bir bağırdı ki kulağımdaki çınlamayı aştı. Babamın kalıplı gövdesi bir anda yerle bir oldu. Gözlerimi çınlamadan açamadığımdan devamını göremedim. En sonunda o kadar acı oldu ki çığlık atmaya başladım. Nefes nefese gözlerim başka bir karanlığa açıldığında rüyamdan uyandığımı anladım. Saate bakmak yerine sağıma döndüm. Fedayi amca yine buradaydı, yani saat altıydı. Sabah saat altı. Katliam vakti. Sabah saat altı. “Sorma, babam…” diyebildim sadece. Yatağa kendimi tekrar atmak yerine zorlukla yerimden kalkıp duşa girdim. Üstüme siyah bir tişört ve eşofman giydim. Odamdan çıktığımda merdivenleri inerek mutfağa girdim. Hatice Hanım sabah kahvaltısını yine döktürmüştü. Bunu inatla yapıyordu, sorun şuydu ki iştahla yemek yiyecek kimse yoktu bu evde. Hazırlanan masaya oturduğumda Fedayi amca bahçeye açılan kapının önünde oturmuş resim çiziyordu. “Bir rüya daha?” dediğimde kafasını salladı sadece. Çayıma şeker atıp yudumlamaya başladığımda başka bir şey yemeyeceğimi biliyordum. Midem bulanıyor, kaldıramıyordum. “Duvar rengi?” “Beyaz.” “Doktor?” “Tam karşımda. Mavi gömlek, beyaz önlük.” “Sen?” dediğinde histerik bir şekilde güldüm. “Bir hasta nasıl oluyorsa öyle,” dediğimde ilk defa kafasını kaldırıp bana baktı. “Yani ben,” “Diğerlerinin yanına yakışacak,” “Şüphem yok,” aşırı tuhaf olan ama bizim rutinimiz olan konuşmalarımızdı. Rüyamı resmedecek; benim belirtmediğim yerleri kendi dolduracaktı. Çayımı alıp kalktığımda yukarı, merdivenlere adımladım. Kapısı çelik olan odaya girdiğimde Salih her zamanki yerinde beni karşıladı. Etraf leş gibi koktuğundan burnumu tutmamaya çalışarak girdim. “Havalandır demiyor muyum sana şurayı?” “İşim var abla,” dediğinde yanına yaklaşıp ensesine bir tane vurdum. “İşin cam açıp kapatacak kadar kaçmıyor,” beni umursamadan bilgisayarlara bakmaya devam etti. Etraf abur cubur poşetleriyle doluydu. Karşımda rahatça kocaman bir masa dolusu bilgisayarla öylece oturuyordu. Oda o kadar karanlık ve basıktı ki içim daralıyordu. “Salih, şu komiser vardı ya?” “Evet abla,” dediğinde bir an olsun karşısındaki neredeyse on bilgisayardan gözünü almıyor, hepsine tek tek göz atıyordu. “Ona bak birazda bakalım,” dediğimde o an bana döndü. Kahverengi gözleri benim mavilerimle kesiştiğinde ciddi olduğumu algıladı. Masanın en köşesindeki bilgisayardan komiserin bilgilerini açtı. Zaten yıllarca baktığımız bir adamdı ama artık ucu bize de dokunuyordu. Boran ile aralarında ayrı bir husumet olduğu çok anlaşılıyordu, aralarında profesyonel bir ilişki yoktu. Hele ki Efe komiser, her seferinde bir açık bulur bulmaz soluğu Boran’ın evinde alıyordu. İçeri…