MASAL OLSAK SENİNLE
Yazar: Fatma Ulutürk

“Evvel zamanın içinde, ışıklı ağaçların olduğu o şehirde, kolunda sepeti ile oradan oraya koşturup duran bir prenses varmış. Gerçek bir prenses değilmiş fakat, kendi hayal dünyasında öyleymiş. En güzel elbisesini giyer, sahte ama şık duran takılarını takar, güneş gibi parıldayan saçlarını salık bırakır ve en az kendisi kadar cıvıl cıvıl olan tatlı mı tatlı, şirin mi şirin odasında, adeta bir prenses edasıyla, sanki karşısında birisi varmış gibi selam verirmiş. Bu prenses kız, ruhunun güzelliğini yansıtan odasına şöyle bir göz atar ve genişçe gülümsermiş. Az önceki ağır başlılığını acilinden terk eder ve bir çocuk edasıyla yerinde zıplaya zıplaya odasını terk edip, küçük hasır sepetini koluna takar ve o derin gülümsemesini göstere göstere gezermiş tüm kentte. Onu görenler ve tanıyanlar tek tek selam verir, güneş gibi sıcak, yıldız gibi parlak gülümsemesinden nasibini alırlarmış.” “Anne gibi.” Dudaklarımdan çıkan kısık kıkırtı, güzel bebeğimin de kıkırdamasına neden olmuştu. “Evet anneciğim, benim gibi.” “Devamı, devamı?” “Bir gün bu güzel ve neşeli prenses kentte gezintiye çıkmış. Her zamanki gibi hasır sepeti kolunda, takıları başında ve boynunda, gülümsemesi ise hep olduğu gibi, yüzündeymiş. Kentin bulunduğu yer o kadar aydınlık ve o kadar ışıltılıymış ki bu prenses, kendisini burada adeta bir masalda gibi hissedermiş. Başının hemen üzerinden geçen kırlangıçlar sanki ona selam veriyormuş gibi ötmeye başlarmış. Gökyüzü bulutlarını göndermiş, onun için göğü maviye boyamış. Yürüdüğü yolları çiçeklerle süslemiş topraklar, onun için ağaçlara birer meyve yerleştirmiş. Sanıyormuş ki bu prenses, herkes onu sever, herkes bu ışıkların altında dahada fazla parlayan sarı saçlı kıza hayran olurmuş. Fakat bir gün, kuşların ötüştüğü, göğün mavi olduğu o günlerin birinde, bir adam çıkıvermiş karşısına. Gözleri bu denli nefretle bakan birisini görmemiş daha önce. Başta korkmuş. Kaçmak istemiş. Fakat adam öyle bir bakıyormuş ki kıza, kızın gülümsemesi silinmiş. Nedenini bilmediği bir öfke, bir sinir, prenses kızın yüreğine derince bir sızı bırakmış.” “Kötü adam.” “Evet anneciğim.” “Sonra ne olmuş?” Bakışlarımı, sıcak şöminenin hemen yanında oturmuş, huzurlu bir tebessüm ile bizi izleyen bir çift göze çevirdim. Derin bir tebessüm benimde dudaklarımı bulurken içten gelen bir fısıltı ile kızıma cevap verdim. “Sızı aşka dönüşmüş. Zamanla bu prenses kız, hayalinde ki prensini bulmuş.” 7 YIL ÖNCE Güneşin parıltısı, can yakmayacak şekilde tenime vuruyordu. Pazar yerinde yükselen sesler bir bir kulağıma doluşuyor, ötüşen kuşların cıvıltısı tezgâhtarların sesine karışıyordu. Usulca esen bir rüzgar saçlarımı savuruyor, boynuma vuran hava her saniye daha iyi hissettiriyordu. İçimden taşan neşe ve sevinç, dudaklarımda tebessüme neden oluyordu. Gülmek, eğlenmek ve coşmak bu kentin kanında vardı. Yalnız ben değil, benim gibi nicesinin kalbi birer çocuk gibi, şımarık birer ergen gibi dolup taşardı hissettiği coşkudan. Yaşlısından gencine, çocuklardan hayvanlara ve daha nice canlıya ev sahipliği yapan bu kent, ışıktan ibaretti yalnızca. Asılan bir surat, öfkeli gözler ve üzgün bir kalp kolay kolay görülmezdi. Görülse bile bu kenti bile aşacak bir sebebi olurdu mutlaka. Onun dışında herkes birer ışık gibi parlar ve neşe saçardı adeta. Havası, suyu, doğası ve evleri ışıktan ibaretti. Akşam olduğunda dâhi tamamen karanlık olmaz, maviden biraz koyu, lacivertten biraz açık olurdu gökyüzü. Kulübelerimiz her aileye yetecek kadar geniş, bahçeli ve ışıklarla donatılmış olurdu. Etrafında sarılan düzinelerce ışıklar birer dekor oluşturur ve aydınlık durmasına neden olurdu. Işık bizim büyümüzdü. Yaşam alanımızdı. Toprağımız büyülüydü. Kentimiz büyülüydü. Ethereal. Adı buydu. Küçük ve mütevazı kulübemizden çıkıp pazar yerine doğru yürüyordum. Usul usul bastığım, adım attığım bu topraklarda telaşa, aceleye yer yoktu. Bastığımız topraklardan baloncuk şeklinde ki ışıklar yükseliyor ve belli bir yükseklikten sonra patlayıp etrafa hoş bir koku yayıyordu. Hiç kimse bu ferah ve…