1.Evre 8.Bölüm: Bir Adım Sonrası
Yazar: Merve Korkmaz

Altan’ın sözü üzerine söz söylenmemişti. Herkes odanın farklı bir köşesine çekilmişti; kızlar kendi aralarında odanın bir köşesine, Reha Bey, Yiğit ve Korkut da odanın diğer bir köşesine çekilmişken İbrahim Bey odanın tam ortasında, siyah sandalyesinde oturuyordu. Sandalyesi deri olduğu için de her bir küçük hareketinde gıcır gıcır sesler duyuyorduk. Altan ve bense, odanın penceresinin bulunduğu sol köşesinde birbirimize çok yakın bir şekilde oturuyorduk ama farklı açılardan konumlanmıştık; ben pencerenin yer aldığı duvarın tam köşesine sırtımı dayamışken, Altan da sol taraftaki bitişik duvarda, hemen benim çaprazımda oturuyordu. Ayakkabılarımızın uçlarının birbirine dokunması için sadece birkaç santime ihtiyacı vardı. Şehre karanlık çökmüştü. Bu süre zarfında şehirde marazlıların sesi daha ağır basmaya başlamıştı, artık şehir onların sesinde hayat buluyordu. Akademide ise sessizlik hâkimdi, belki bu bizim için daha iyi olabilirdi çünkü koridorlarda en ufak bir kıpırtının bile yüksek sesle yankılanması, marazlıların akademiden gitgide boşaldıklarını düşündürüyordu bana. Öğrencilerim birer birer uykuya daldığında sessiz olmaya özen göstererek kustuğum yeri temizlemiştim, amacım uyumak için temiz bir alan açmak ve odadaki o iğrenç kokunun önüne geçmekti. İşimi bitirip yerime geçtiğimde İbrahim Bey’in de uyuduğunu görmüştüm. Böylece odadaki karanlığın ve sessizliğin içinde uyanık kalan sadece Reha Bey, Altan ve bendim. Bir süre sonra karanlığın içinden beni buldu koyu kahve gözler. “Sen neden uyumuyorsun?” “Aklıma geliyor,” diyebildim, onun gibi, sessizce. “Gözlerimi kapatınca.” “Yarın hayatta kalmak için dışarı çıkmamız gerekecek,” dediğinde bakışlarımı ona çevirmiştim. “Yarın herkes tehlikeyi göze almak zorunda kalacak.” Sözleri istemsizce kaşlarımı havalandırmıştı. “Neden?” “Çünkü insanız, acıkıyoruz, susuyoruz.” Dudaklarımda istemsizce bir gülümseme belirdi. “Acıktın mı?” “Sen acıkmadın mı?” “Aslında canım İzmir bombası çekiyor,” dediğimde bakışlarımı karanlıkta bir noktaya çevirmiştim, ne gördüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Ama dans eğitmeni olduğum için normalde yasaklıyorum kendime, sadece tatlı da değil, çoğu şeyi yasaklıyorum. Vitamin ilaçlarıyla sağlıyorum eksikliklerimi.” Altan bir süre düşündü. “İlk defa senden duyuyorum İzmir bombasını.” “İnce çıtır hamur içinde akışkan çikolata kreması.” “Benim karnımı et dışında bir şey doyurmaz,” dediğinde Altan’ın dudaklarında muzip bir gülümsemenin varlığını hissetmiştim. “Doğu görevindeyken dağda her gün astlarıma Bayburt tavası yaptırırdım, bıkmışlardı ama askerlik işte, emir demiri keser.” “Rütben ne?” “Üsteğmenim.” “Kaç yaşındasın ki?” “Yirmi dokuz.” Askerlik rütbelerinden pek anladığım söylenemezdi, hangi yılda hangi kademeye gelinir, hiç bilmezdim. “Bu normal mi?” “Evet, gayet normal.” Kendinden emin bir sesle anlatmaya devam etti. “Yirmi iki yaşında harp okulunu bitirip ilk yıldızımı taktım. Üç yıl sonra, yirmi beş yaşında üsteğmenliğe terfi ederek ikinci yıldızımı aldım. Yüzbaşı olmak için daha iki senem var.” Ne diyeceğimi kestiremediğim o kısa duraksamanın anlamsız bir şekilde hissettirdiği panikle dudaklarımdan belirsiz bir, “Güzelmiş,” kelimesini dökmüştüm. “Sen kaç yaşındasın?” “Yirmi altı yaşındayım.” Koyu kahve gözleri, her ne kadar karanlıkta siyahı andırsa da, ağırlığını gözlerimde hissedince bakışlarımı ona çevirmiştim. Doğrudan gözlerimin içine bakarken, “Uyumalısın,” dedi, uyarıcı bir ciddiyetle. “Yarın bizi daha zor bir gün bekliyor.” “Peki sen?” dedim sorar gibi. “Hep bir adım sonrasını mı düşüneceksin?” “Benim dışımda kimsenin bir adım sonrasını düşüneceğini sanmıyorum, o yüzden evet.” Son sözlerimiz bunlar olmuştu. Sonrasında ona arkamı döndüm ve üzerimdeki siyah eşofman hırkasını omuzlarımdan usulca sıyırıp çıkardım; üzerimde sadece sahne kostümüyle eşofman altım kalmıştı. Hırkayı katlayıp başımın altına bir yastık gibi yerleştirdiğimde yattığım sert zeminin buz gibi soğukluğu iliklerime kadar işliyordu. Karanlığın içinde kirpiklerimi usulca birbiri…