1.Evre 11.Bölüm: Şarkı
Yazar: Merve Korkmaz

11.Bölüm: Şarkı Bana uzatılan çikolata paketine kısa bir bakış atarak aldım, parmaklarımızın birbirine temas ettiği o kısacık anda kalbimdeki soğuk havayı bir anlığına kırmıştı. “İzmir bombası kadar iddialı olmayabilir ama…” derken paketin ambalajını yavaşça açıyordum. “...şu an dünyadaki bütün tatlılardan daha makbule geçtiği kesin.” Yüzümdeki o belirsiz gülümseme ilk kez bu kadar aşina ve gerçek hissettiriyordu. Çikolatadan büyük bir parça ısırdım; tatlı lezzeti dilimin üzerinde dağılırken paketin Altan’a doğru uzattım. “Yer misin?” Altan uzattığım ucu ısırılmış çikolataya, ardından da yüzümdeki o ufak değişime baktı. Dudaklarının kenarında hafif, muzip bir kıvrılma belirdi. “Hayır, senin o,” derken bir anlığına duraksadı. “Zaten yüzündeki o sirke satan ifadeni toparlamaya anca yeter.” Gözlerimi devirdim. “Benim bu sirke satan ifadem senin o düşünceli hâlinden daha karizmatik.” Altan güler gibi bir homurtu çıkarmakla yetindi. Kalan çikolatadan bir ısırık daha alıp yavaş yavaş çiğnedim. Bakışlarım karşı binanın yarıklarla dolu duvarına çakılı kalmıştı, bu düşüncelerin zihnimi sarmaya başladığı bir andı. Gözlerimi o noktadan milim ayırmadan sordum. “Diğerlerinin yanına nasıl gideceğiz?” Belindeki silahın ağırlığına güvenen Altan, “Hâlâ on dokuz kurşunum var,” diye cevapladı beni sesini titretmeden, çoktan verilmiş bir kararla. “Beş marazlıya yeter de artar.” Beşinci marazlı. Bakışlarım, refleksle yeniden o koyu kahve gözlere kilitlendi. Göğsümde beliren aniden yükselen bir öfkeyle, sesimdeki keskin ve ters tonu gizleme gereği duymadan, “Korkut'u mu vuracaksın?” diye sordum. Kelimeler ağzımdan adeta bir tehdit gibi dökülmüştü. Buz gibi bir ifadeyle baktı yüzüme. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de geçmişe dair küçücük bir acıma kırıntısı vardı. “O artık bir marazlı,” dedi, her kelimenin üzerine basa basa. “Ve bizim için sadece bir tehdit unsuru.” “Terörist muamelesi yapma o çocuğa!" diye bağırdım birden, kendime engel olamamıştım. Sesimin şiddeti, kapının arkasında bekleyen marazlıları iyice azdırmıştı. “O sadece hasta! Dün gece aynı odada, o marazlılardan birlikte saklanıyordunuz!” Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki nefesini dudaklarımda hissettim. Sesi, bağırmamın tam aksine emredici, ürkütücü derecede kısık bir fısıltıdan ibaretti: “Dün gece onunla aynı odada saklanıyor olmamız, bugün beyninde o virüsü taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor,” dedi, çelik gibi sağlam bir kararlılıkla. “Askerim ben, buzdan duvarları olan hümanist bir gözlemci değil.” Reha bir an Altan’la olan konuşmama dâhil etti kendini ama onu ikimiz de umursamadık. “Yani diyor ki, soğuk kadını oynuyorsun ama aslında sadece duygusal bir aptalsın.” Kaşlarım çatıldı. Aniden ayağa kalktığımda Altan da peşimden doğrulmuş, gölgesini üzerime düşürmüştü. Başımı kaldırıp dik bir duruşla koyu kahve gözlerinin içine baktım. “Asıl aptallar kim, biliyor musun?” diye sordum sertçe. “Vicdanını teçhizat çantasında unuttuğunu fark edemeyecek kadar körelmiş olanlar.” “Aylin,” dedi Altan, düz bir sesle. “Bir ölüye vicdan duymamızı bekleyenler de aptaldır.” Bahsettiği o buzdan duvarlarımın kırıldığını, yerini yakıcı bir nefrete bıraktığını anladığımda her şey için çok geçti. Parmaklarımı avuç içlerime o kadar sert gömdüm ki tırnaklarımın etimi kestiğini hissetmiştim, beklemedim ve yumruk hâline getirdiğim ellerimi hızla Altan’ı göğsüne yerleştirerek onu kendimden uzaklaştırdım. Sadece bir adım gerilemişti. “Onlar ölü değil, hasta! Onlara ölü hükmünü veren sensin. Neye dayanarak, ha? Sen kimsin? Doktor mu, bilim insanı mı? Sen sadece sıradan bir askersin, Altan. Rütbeni bil!” “Sıradan bir asker, öyle mi?” diye sorarken sesi kısıktı, tehlikeli bir kısıklık. “Sıradan bir askerin yapacağı en mantıklı şey nedir, söyleyim mi? Tehlikeyi anında yok etmektir ama sırf senin vicdanın rahat olsun diye zorunda kalmadıkça tetiği çekmiyorum.” Gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, bakışlarında en ufak bir saf merhamet ya da tereddüt göremiyordum. “Kapıyı açmamı ister misin?” diye sorarken bana doğru a…