1.Evre 9.Bölüm: Asansör
Yazar: Merve Korkmaz

İnsanları öldürmeyi düşünmek kolaydı, asıl mesele o düşünceyi eyleme geçirebilmekti. Fakat benim asıl korktuğum şey bir insanı öldürmeyi düşünmenin bu kadar zahmetsiz oluşuydu. Ben, kendi adıma, bugüne kadar hiç kimseyi öldürmeyi düşünmediğime dair, hatta aklımın ucundan dâhi geçirmediğim üzerine kutsal bir yeminde bulunabilirdim. Reha Bey’in intikam arayışını basit bir nefretten ibaret olduğunu düşünmüştüm. Oysa kantine gideceklerinde oğlunu bahane ederek beni de yanlarına çağırmasının arkasında yatan asıl niyet, tam olarak bu intikam arayışından kaynaklanıyordu. Yine de içimdeki o karanlık meraka yenik düştüm: Ne yapmayı planlıyordu? Altan ile Korkut’un dikkatlerinin dağıldığı tek bir saniyeyi kollayıp başıma elindeki çelik muslukla mı vuracaktı? Yoksa beni o kana susayan marazlılardan birinin önüne yem olarak mı atacaktı? Altan, Reha Bey’in benim de onlarla gelmem gerektiği düşüncesine karşı çıkamazdı, onu anlıyordum. Sonuçta hayatını tehlikeye atarak hiç tanımadığı öğrencilere ve kızının –kesinliği bilinmemekle beraber– ölümüne sebep olan bir kadına karşılıksız olarak bedavadan erzak getirmeyi hiç kimse kabul etmezdi. “Kapıdan çıktığımızda yanımdan ayrılma,” diye uyardı beni Altan. “Ona güvenmiyorum, ondan uzak dur.” Yanımdan geçeceği sırada parmaklarım aniden koluna tutundu. “Altan,” diye fısıldadım, yalnızca ikimizin duyabileceği bir tonda. Bakışlarımız tek bir noktada kesişti. “Teşekkür ederim.” Umarsızca omzunu silkti. “Uyardım sadece.” “Onun için değil, sahnede, üzerime çıkan o marazlı adamı vurduğun için.” “Yani,” derken gözlerinde zihinsel bir çetelesi tutulan hesaplama belirmişti. “Geriye sadece on dokuz kurşunum kaldı ama olsun.” Bir an odadaki tüm bakışlarım üzerime kilitleneceğini zerre umursamadan, Altan’ın gözlerinin içine bakarak ona sert bir dille hakarette bulundum: “Sığır!” “Aa,” dedi şok içinde. “Ne kadar ayıp, şaka yapmıştım.” “Başlatma şakana!” Altan bana bakarak muzip bir ifadeyle gülümsediğinde ben ona gözlerimi devirmekle yetinmiştim. Sonrasında tek kelime konuşmadan kantine, yani zemin kata kadar inmemiz gereken vakit yaklaştığında eşofman takımıma ait olan hırkayı giyinmeyi düşünmediğim için yerden almamıştım çünkü havanın sıcaklığı zaten beni yeterinde bunaltırken bir de hırkayı giyerek kendimi daha çok bunaltmak istememiştim. Bununla beraber kendimi korumak için diğerleri gibi silahlanmamıştım da, ihtiyacım olmayacağını sandığım için mi yoksa cebimde yıldız uçlu bir tornavida yeterli olur düşüncesine mi kapılmıştım, karar veremiyorum. Fakat Altan belindeki silahla yetinmeyerek, ayrıca silahı kullandığı an marazlıları üzerimize daha çok çekerim diye düşünmüş olsa gerek dün gece kustuğum yeri temizlediğim mopun ahşap sopasını almış ve cebinden çıkardığı kemik saplı bir çakıyla sopanın bir ucunu sivrileştirmişti. Vakit gelmişti; koridora çıkmadan önce ses kontrolü yapmıştık, güvenli olduğu kanaatine vardığımızda Altan’ın önderliğinde kapıdan çıkmış, arkasında ben, hemen peşimizde de Reha Bey ile Korkut olmak üzere tek sıra hâlinde kapıdan çıkmış, adımlarımızı sessizce merdivenlere yönlendirmiştik. Tam bu sırada ardımızdan kapısı kapanan yönetici odasından dolabın zeminde sürülen o gıcırtı sesini duyuyorduk, birkaç saniye sürmüştü. Bu ses bizi birkaç saniye tedirgin etse de adımlarımızın, hatta nefeslerimizin bile sesini yok denecek kadar az yankılandırıyorduk koridorda. Bir kat aşağı indiğimizde Salon 3’ten geldiğini düşündüğüm marazlıların o gırtlarından gelen sesleri duyuluyordu, kurduğum planla onları o salona çeken Altan’la bendim ve salonun kapısını arkamızdan kapattığımız için şu an bir sorun teşkil etmiyorlardı. Onlara aldırış etmeden merdivenlerden aşağı inmeye devam ettik, katlar boştu. Gece sessizliğinde akademiden kendilerini tahliye etmiş olsa gerekti. Zemin kata ulaştığımızda ise bakışlarım ilk olarak ana giriş kapısını bulmuştu, çift kanatlı kapısı sonuna kadar açık duruyordu. Usulca kapıya doğru yürüdüm. Sokakta birkaç marazlı görüyordum ve kokumu alamayacak kadar bana uzaklarken kap…