BÖLÜM 3
Yazar: Karanfil

Ertesi sabah Burhan Felek Spor Salonu’nun kapısından içeri adım attığımda, her zamanki o tanıdık voleybol topunun parkeye çarpma sesiyle karşılaştım. Kameram omzumda, elimde kahve bardaklarıyla sahaya doğru yürüyordum. Normal şartlarda bu saatte takımın başında Bora’nın olması, o sert ve otoriter sesiyle herkesi hizaya getirmesi gerekirdi. Ama sahaya baktığımda bir tuhaflık olduğunu anladım. Isınma hareketlerini yapan takım pas çalışıyordu, evet. Ancak sahanın ortasında Bora yoktu. Gözlerim tribünleri ve kenarları tararken,onu köşedeki yedek kulübesinde, üzerine siyah bir eşofman çekmiş, ellerini dizlerinin üzerine bağlamış halde otururken buldum. Tek başına, dışarıdan bir izleyici gibi sessizce takımı seyrediyordu. Dün akşam Melis’le telefonda konuştuklarımız, Kerem’in imalı cümleleri ve havada uçuşan o gerginlik aniden aklıma geldi. Burada normal olmayan bir şeyler vardı. Haberci refleksim anında devreye girdi; deklanşöre basmadan önce kaptanın yanına gitmem şarttı. Hızlı adımlarla sahanın kenarından yedek kulübesine doğru yöneldim ama daha birkaç adım atamamıştım ki, tesisteki yeni güvenlik görevlilerinden biri önüme dikildi. "Basın mensupları bu alana giremez hanımefendi. Antrenman kapalı, dışarıdan takip etmeniz gerekiyor." Kolumu hafifçe sıyırıp basın kartımı gösterdim: "Lalin ben, spor muhabiriyim. Kaptanla kısa bir görüşmem var, her zaman girdiğim alan." "Emir büyük yerden, kimse saha kenarına yaklaşamayacak," diye diretti adam, yolu tamamen kapatarak. Tartışmayı uzatmak istemiyordum ama Bora’nın o tuhaf tecridi ve yüzündeki o gergin ifade beni daha da hırslandırmıştı. Tam sesimi yükseltip gazeteci kimliğimi konuşturacakken, arkadan keskin ve otoriter bir ses salonun duvarlarında yankılandı. "Bırak gelsin." Güvenlik görevlisi başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde, Bora oturduğu yerden başını bile kaldırmamıştı, sadece gözlerini hafifçe bize doğru çevirmişti. Adam anında geri çekilip yolumu açtı, "Buyurun Lalin Hanım," diye mırıldandı. Tek kelimesiyle tesisteki tüm kuralları delebilecek o gücü ve ağırlığı hâlâ üzerinde taşıyordu. Adımlarımı hızlandırıp yedek kulübesine ulaştım ve yanındaki boş koltuğa oturdum. Kameramı kucağıma yerleştirirken, Bora'nın yanağındaki hafif kızarıklığı ve gözlerindeki o keskin, öfkeli yorgunluğu çok net fark ettim. "Sabah sabah bu manzara, bir kaptan için pek adil görünmüyor Yener," dedim, sesimde hem bir gazeteci dikkati hem de saklayamadığım o şaşkınlık tonuyla. "Anlat bakalım, dün maç sonu içeride tam olarak ne kopar da kulübün en önemli ismi kenara itildi?" Bora, başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o koyu, fırtınalı ifade her şeyi özetliyordu. Derin bir nefes alıp dün gece olanları, Doruk’un o aşağılık iftirasını, Ali Hoca’nın gözü dönmüş halde attığı o haksız tokadı ve nihayetinde gelen o beş maçlık cezayla antrenmanlardan men edilişini tek solukta anlattı. Sesinde bir gram pişmanlık ya da korku yoktu; sadece haksızlığa uğramış bir adamın o buz gibi öfkesi vardı. "Yani durum bu, Lalin," dedi Bora, son cümlesini bitirirken çenesini hafifçe sıkarak. "Saha kenarından izlemek zorundayım. Ama bu ceza bittiğinde o sahaya öyle bir döneceğim ki, kimin ne dolap çevirdiğini herkes görecek." Anlattıkları karşısında donakalmıştım. Bir spor muhabiri olarak nice skandallar, kulisler görmüştüm ama bu kadarı, özellikle de 14 yıllık bir baba-oğul ilişkisinin bu şekilde harcanması fazlasıyla ağırdı. Tam ona birkaç soru daha sorup haberin detaylarını netleştirmek isteyecektim ki, sahanın ortasında duran Ali Hoca’nın sert bakışlarının bize doğru çevrildiğini fark ettim. Hoca’nın kaşları çatılmıştı, burada fazla kalmamın hem bana hem de Bora’ya yeni bir sorun yaratacağı açıktı. "Anladım, Yener," dedim, sesimdeki o mesleki ciddiyet yeniden ağırlığını koyarken. "Bu hikayenin burada kapanmayacağını ikimiz de biliyoruz." Ayağa kalkıp kameramı omzuma yerleştirdim. Bora’ya kısa ama destek dolu bir baş selamı verip yedek kulübesinden uzaklaştım. Basın mensupları ve muhabirlerin izlemesi için ayrılan…