BÖLÜM 1
Yazar: Karanfil

Burhan Felek Spor Salonu'nun o bildik uğultusu, ter kokusu ve parkeye çarpan topların ritmik sesi... Benim dünyam bu. İnsanlar sahada sadece maç izler, ben ise o anları ölümsüzleştirecek, "manşet" olacak kareyi ararım. Bugün Galatasaray’ın kritik bir maçı var. Salon hınca hınç dolu, tribünlerdeki o "Cimbom" haykırışı kulakları tırmalıyor ama benim odaklandığım yer belli. File önünde ısınan o figür. Bora Yener. Sırtındaki 8 numara, terle hafifçe yapışmış forması ve rakip sahaya gönderdiği o keskin bakışlar... Bora, saha içinde inanılmaz disiplinli bir sporcu. Milli takımın kaptanı olduğu yetmiyormuş gibi, şimdi Galatasaray’ın da skor yükünü sırtında taşıyor. Onu izlerken hissettiğim şey hayranlık değil; hırsına ve her iki takımda da sürdürdüğü bu istikrara duyduğum saf bir takdir. Topa her vuruşunda, skoru okuma becerisinde profesyonel bir akıl var. Vizörden onu takip ediyorum. Kameramı netliyorum, diyaframı ayarlıyorum. O, blok üstünden smaç vurmak için havalandığında, deklanşöre basıyorum. Çat. İşte o an. Tam istediğim kare. Tam o sırada, Galatasaray'ın orta oyuncusu Kerem yanından geçerken Bora’ya taktiksel bir şeyler söylüyor, Bora ise başıyla onaylayıp hemen pozisyon alıyor. Hemen yanlarında pasör Deniz, ellerini çırparak takımı ateşliyor. Takım ruhu, o yoğun tempo ve kazanma tutkusu... Hepsi lensimin tam önünde akıp gidiyor. Ama mesele şu ki; Bora Yener sahaya çıktıysa, sonucun ne olacağı neredeyse kesindir. Tribünlerden o meşhur, dillerden düşmeyen tezahürat yükseliyor: "Yine sayı, yine Yener!" Bora, tribünlere bakmadan sadece işine odaklanıp topu tekrar oyuna hazırlarken, ben de vizörden uzaklaşıp çektiğim kusursuz kareye kısaca bir göz atıyorum. "Pekala Yener," diye mırıldanıyorum kendi kendime. "Bakalım bugün hangi manşete adını yazdıracaksın. Maç, beklediğimden çok daha sert bir tempoyla başladı. Lensin arkasında, sahadaki oyuncuların ter damlalarını bile seçecek kadar odaklanmış durumdayım. Galatasaray’ın oyun kurucusu Deniz, her zamanki gibi soğukkanlı; pasları adeta bir cerrah hassasiyetiyle dağıtıyor. Orta oyuncu Kerem ise file önünde adeta bir duvar örüyor. Kerem'i aslında yakından tanıyorum, en yakın arkadaşım Melis’in sevgilisi. Maç başlamadan önce koridorda karşılaştığımızda, "Yine zor bir maç olacak, Lalin," demişti gülerek, "Bora kaptan bugün yine durdurulamaz modda." Tabii ki sahada sadece onlar yoktu. Smaçör pozisyonunda oynayan Mert, köşeden yaptığı sert çaprazlarla rakip savunmanın dengesini bozarken, onun hemen arkasında manşeti Emre karşılıyor, arka alanda ise libero Baran neredeyse yere düşen her topu çıkararak takımı oyunda tutuyordu. Takımın diğer orta oyuncusu Ege de servis turunda kritik sayılara imza atıyordu. Galatasaray seti önde götürürken, Bora’nın servis çizgisine geldiğini gördüm. O an salonun sesi bir anda kesildi, herkes ne olacağını biliyordu. Bora, topu elinde çevirdi, derin bir nefes aldı ve o sert, köşe çizgisini teğet geçen servislerinden birini gönderdi. Rakip takımın manşet savunması dağıldı. Top tekrar Bora’ya kaldırıldığında, havalanışındaki o milimetrik zamanlama beni bile etkiledi. Çat. Top, rakip sahanın boşluğuna öyle bir hızla düştü ki, hakemin düdüğü çalana kadar sadece Bora’nın o kendinden emin duruşunu gördüm. Tribünler yine aynı ritimle inledi: "Yine sayı, yine Yener!" Kerem, yanında bitip Bora’nın omzuna sertçe vurdu; Deniz ve Mert tebrik için koşarken, libero Baran arka alandan yumruk havaya kalkmış şekilde onlara katıldı. Bora, takım arkadaşlarıyla olan o kısa süreli kutlamadan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar konsantre oldu. Ne abartılı bir sevinç, ne de gereksiz bir ego... Sadece görevini yapan, makineleşmiş bir profesyonellik. Kameramın ekranından çektiğim fotoğrafları hızlıca taradım. Baran'ın manşet savunması, Deniz’in pası, Mert'in smaç tehdidi ve Bora’nın o bitirici vuruşu... Hepsi birer sanat eseri gibi. Spor magazini için "yıldız oyuncu" etiketi kolaydır, ama bu takımın uyumu ve Bora'nın disiplini karşısında insanın onları sadece "oyuncu" olarak…