MAHİ - II / Yirmi İkinci Bölüm
Yazar: Tuğba Atıcı Coşar

En derine dokundun sen, bana bir kez bile dokunmadan. -Rupi Kaur Islansın - Dolu Kadehi Ters Tut Mahinev Herkes gittikten sonra Emine annem gitmesem mi demeye başlamıştı. İçi bu konuda hiç rahat değildi farkındaydım ama gerçekten kendimi iyi hissediyordum. Elimden geldiğince onu rahatlatmaya, iyi olduğumu anlatmaya çalıştım. Ben ne kadar söylersem söyleyeyim içi tam anlamıyla rahatlamıyordu fakat yine de uzun uğraşlar sonucu ikna etmeyi başarmıştım. Kısa süre kalmak şartıyla kabul ettirmiştim. Daha fazla kalması gerektiğini biliyordum ama şansımı zorlamadım. Yorgun düşen bedenimi sürünerek odama taşıdım ve kendimi yatağa atıp deliksiz uykunun kollarına bıraktım. *** Gece nasıl geçti, ertesi gün nasıl geldi anlamadım. Emine annemi yolcu ederken kadını iyi olduğuma bir kez daha ikna etmek zorunda kaldım. Taksiye binmeden önce bile hâlâ gitmemekten bahsediyordu. Asıl heyecanım ise Emine annem gittikten sonra başladı. Onu yolcu ettikten sonra akşamı zor ettim. Zaman hızlı mı geçti yoksa bana mı öyle geldi bilmiyordum. Bir yanım vakit geçmiyor gibi hissederken diğer yanım da ne olduğunu anlamadan günü geçiriyor gibiydi. Bahar, Ali Asaf’ın akşam burada olacağını bilen tek kişiydi. Selim’le araları hâlâ biraz açıktı ve bunu çözmek için elimden geleni yapacağımı da aklımın bir köşesine yazdım. Televizyonun karşısında yemeğimi yerken gözüm saate kaydı. Bu saatte bir şeyler yemekten hiç hoşlanmasam da garip bir gerginlik vardı üzerimde. Saat on buçuk olduğunda odama çıkıp üzerimi değiştirdim. Dolaptan pijamalarımı alırken, gözüme bir anlığına kısa şortu ve ince askılı üstü olan pijama takımım takıldı. Ali Asaf, yakınlaşmamız konusunda isteğini belirtmişti. Ne kadar yakınlaşırsak yakınlaşalım sonuna kadar gitmeyeceğini düşünüyordu. Ben aynı düşüncede değildim. Bunun için bir plan ya da zemin hazırlamak değildi niyetim ama bana dokunduğu zaman hissettiğim şeyi onun gibi inkâr etmek istemiyordum. Elime aldığım pijamaları anlık bir kararla bıraktım ve diğer takımı aldım. Üzerimi hızla değiştirip saçlarımın örgüsünü açtım ve taradım. Yatağıma girip ince örtüyü üzerime örttüm, uyuyakalırım da Ali Asaf ararsa duyamam diye telefonumun sesini açtım. Odamdaki televizyonun sesini açıp kanallar arasında gezinmeye başladım. Saat on bir olduğunda Ali Asaf’tan hâlâ ses yoktu. Elime telefonu alıp ekrana baktım. Bir an mesaj atmak istedim ama sonra vazgeçip telefonu yerine koydum. Uykuya daldığımı hatırlamıyordum bile. Bir bacağımı örtünün altından çıkardım ve ince örtüyü bacaklarımın arasına alarak yerimde döndüm. Sonra gözlerim bir anda açıldı. Tam karşımda, yerde oturan Ali Asaf’ı görünce hızla yerimde doğruldum. “Ödümü patlattın!” dedim panikle. Ali Asaf bakışlarını üzerimden çekmedi. Sırtını geniş dolaba yaslamış, bir bacağını dizinden kırıp, diğerini de yere uzatmıştı. Bacaklarımın arasına dolanan örtüyü ittirip yerimden kalktım. Ona doğru birkaç adım atarak yaklaştım. Başını kaldırıp oturduğu yerden bana baktı. Gözleri yüzümde, çıplak bacaklarımda ve üzerimdeki kıyafetlerde dolaştı. Dizlerimin üzerine çöktüm ve havada duran dizine baskı yaparak zorla indirmesini sağladım. Bacaklarımı, onun bacaklarının iki yanına atarak yaklaştım ama kucağına oturmadım. Dizlerim onun kalçalarının iki yanında dururken ellerimi omuzlarına koyarak destek alıp dizlerimin üzerinde bekledim. “Nasıl girdin sen içeri?” Evde bizden başka kimse yoktu ama yine de sesim kısık çıktı. Elini hareket ettirdi ve koyu renk eşofman altının cebinden anahtarı çıkarıp bana gösterdi. “Emine annem Bahar’a mı vermiş?” Yine beni başıyla onaylayarak cevap verdi ama konuşmadı. “Bir şey mi oldu?” Başını iki yana salladı. Gözlerimi devirdim ve kucağına oturdum. Ben oturunca dizlerini kırdı ve oluşan eğimle bedenim ona daha fazla yaklaştı. Bacaklarımın arası onun sert karnının üzerine yerleştiğinde dudaklarımı birbirine sımsıkı bastırdım. Kalkan dizlerine sırtımı yaslayıp, iki yanında duran bacaklarımı Ali Asaf’ın sırtına doğru kıvırdım. Gülümseyerek, “Ne bu gizem komutanım?” diye sordum. Bak…