🕊️BÖLÜM 3.3🕊️
Yazar: Nisa Nur Cingitaş

NEVA (01/GRİ) İlk çoklu kişilik bozukluğu fazımı yaşadığımda lise ikinci sınıfın sonuydu. Okul sonu arkadaşlarımla vedalaşıp her zamanki gibi beni almaya gelen aracımıza binip malikâneye dönmeyi planlarken bir terslik olduğunu fark etmem uzun sürmemişti. Aracın sürücüsü soğuk soğuk terliyordu ve bu sefer her zamankinden farklı olarak ön koltukta babamın korumalarından birisi oturuyordu. Telsizi sürekli yanıp sönüyordu ama onun sesini kıstı ya da kapattı bilmiyorum... Emin olduğum tek şey büyük bir olayın dönüyor olduğuydu. Sonra malikânenin yolundan saptığımızı fark etmemle arka koltuktan ön koltuğa doğru yaylanmam bir oldu. "Nereye?" Şoför, dikiz aynasından önce benim gözlerime sonra yanındaki korumanın gözüne baktığında açıklamayı korumanın yapmasını beklediğini anladım. Koruma da açıklama yapmak konusunda bir o kadar isteksizdi ki elindeki kâğıdı eğip bükmekten neredeyse parçalayacaktı. Ama sonra bir çırpıda; "Babanız birkaç gün malikâneye gelmemenizi istedi küçük hanım." Deyiverdi. "Neler oluyor ya! Kaçırıyor musunuz beni?!" Elimle telefonumu sıkı sıkı tutup hemen babamı aradım. Arabadakiler hiç müdahale etmediğinde kaşlarım daha çok çatıldı. Neredeyse telefon kendi kendine kapanacakken son çaldırmada açıldı: "Neva," Babamın sesi inanılmaz kötü geliyordu. O kadar kötüydü ki elim ayağım buz kesti. Öfkeli değil, umursamaz hiç değil...Babamın yıkıldığını sesinden anlayabiliyordum resmen. "Baba neler oluyor?" Uzun bir sessizlik kâbus gibi uzadı gitti. Sonra babamın burnunu çektiğini duydum ve ardından zor bela duyulan bir ses; "Kızım...Nasıl söylesem, bu çok zor. Bir şekilde öğreneceksin, en azından benden duy. Annen artık yok..." Beynimin arkasından önüne doğru bir elektriklenme geçti. "Yok mu? Ka-kaçtı falan mı?" Babamın çözüldüğünü hıçkırık ve düzensiz nefes alma sesinden anladım. Bu kişi babam mıydı gerçekten? "Ha-hayır...Cenaze töreni için seni getirteceğim. Ama malikâneye..." Durdu yutkunarak nefes aldı "...bir süre gelmemelisin... Ve telefon, televizyon yasak." Başımı döndürüp telefona baktığımda dudaklarım aralık, gözlerim kan çanağı gibi kıpkırmızı olmuştu. Ateş gibi harlanmıştı ama bir damla yaş düşmedi. Sonra görüntü bulanıklaştı ve son duyduğum ses "Küçük Hanım!" diye bağıran adamların sesiydi. İlk fazımda hastaneye yatırılmışım ve hiçbir şey hatırlamıyorum. Dolayısıyla annemin cenazesini de kaçırmıştım. Güçlü yatıştırıcılarla resmen beni uyuşturmuşlardı. Yaklaşık on gün kadar hastanede kaldığım günlerden bir gece, uyku ile uyanıklık arasında babamın yanıma geldiğini hatırlıyor gibiydim. Yanında bir kişi daha vardı ama yüzünü hatırlamıyorum sadece ikisinin de simsiyah giyindiğini hatırlıyorum. Rüya mıydı gerçek miydi ayırt edemediğim anıyı bugün hala hatırlamam garip geliyor bana. Hastaneden taburcu olduğumda rahatsızlığım henüz tanılanmamıştı ve sadece bir travma/yas tepkisi olarak yorumlanmıştı. Ama ben tamamen kayıp hissediyordum. Hafızamda inanılmaz boşluklar vardı ve sanki ben değilmişim gibi hissediyordum. Kimi zaman vücudumu üçüncü bir gözle dışarıdan izliyormuşum gibi oluyordu. Babamı gördüğümde bile onu hatırlamakta zorlandım. Zaten babam da beni hafızasından silmek istiyor gibi davranıyordu. Sonra çocukluktan beri yazdığım günlükleri açıp okuduğumda babamın her zaman hayatımda pasif ve zaten hiç var olmamış birisi olduğunu anladım. Annemin atölyesine (ikimizin birlikte kullandığı atölyesine) bir ay sonra girdiğimde tablolar üstüme doğru geliyormuş gibi hissettim ve içimde dayanılmaz bir acıyla yere çöktüm. Zihnim tekrar bulanmaya başlayıp karardı, gözlerimi açtığımdaysa bambaşka bir odadaydım. Halbuki en son kendimi atölyede hatırlıyordum. O gün bir anda atölyedeki tabloları toplayıp atölyenin balkonundan aşağı atmaya çalışmışım. Bahçede çalışan görevliler tabloları oraya taşıdığımı görünce koşup beni zapt etmeye çalışmışlar. Hiç ağzıma almadığım küfürlü kelimeleri kullanmışım. Şehir dışındaki babam malikâneye geri döndüğünde ise o öfkeli ve asi tarafımın neredeyse tam zıttı, ağlamaklı ve depresif bir ha…