Bölüm 1
Yazar: ruhuguzel

Yaş farkı vardır! Cinselik, küfür vb. Vardır. Oy ve yorum yapmayı unutmayınız🫶🫶 Kadıköy’ün ara sokaklarından birindeyim. Saat gece yarısını çoktan geçti ama İstanbul asla uyumuyor, bunu biliyorum. Yine de şu an düşündüğüm tek şey, düzenbaz otobüs saatleri yüzünden kendimi burada bulmuş olmam. Çantamın askısı omzumu kesiyor, ayakkabılarımın tabanı yere sürtünüyor. Yerler ıslak, biraz önce yağmur yağdı ama şimdi durdu, sadece asfaltın üzerinde biriken su birikintileri etrafa dağılmış ışıkları yansıtıyor. Hava öyle ağır, öyle nemli ki nefes alırken ciğerlerime dolan şey sadece oksijen değil, aynı zamanda balık kokusu, egzoz, bir yerlerde yanan plastik ve ıslak karton karışımı bir şey. Yürüyorum. Adımlarımı sayıyorum bazen, çünkü bu beni sakinleştiriyor. Bir, iki, üç. Kafamın içinde dönüp duran işletme ders notları, vize haftasının yorgunluğu, arkadaşlarla içtiğim o son bardak çayın kafeini hâlâ damarlarımda hissetmem. Ama esasında aklımı kurcalayan şey bambaşka. Bir haftadır aynı araba beni takip ediyor. Siyah bir sedan, camları simsiyah, plakasını tam seçemiyorum çünkü hep uzaktan duruyor. Bugün de gördüm, okulun çıkışında. Direksiyonda bir adam var, elleri saat sekizi kavrıyor, yirmili yaşlarının ortasında, yakışıklı mı desen, evet. Ama yakışıklılığı huzur vermiyor insana. Daha çok, bir an önce kaçman gerektiğini fısıldıyor ensene. Kartal. Adını bir yerlerden duydum. Belki bir arkadaşımın anlattığı bir hikayeden, belki koridorda yanlışlıkla duyduğum bir telefondan. Kimse tam bilmiyor ne iş yaptığını. Ama bilenler, bilmeyenlere “Sorma” diyor. “O işlere girme.” Yeraltı dünyasının prensi lakabını takmışlar, oysa prenslerin bu kadar sert bir çenesi, bu kadar soğuk bakışları olmaz. Prensler taç takar, Kartal’ın tacı yok; saçları dağınık, sürekli elini atıyor saçlarına, sanki içinde bir şeyler onu rahatsız ediyormuş gibi. Şu an bu ara sokakta yapayalnız yürürken ensemde nefesini hissediyorum. Yok, yok. Arkamda kimse yok. Sadece köşedeki çöp konteynırı, onun yanında iki tane boş koli, duvarda bir kedi gölgesi. Dudaklarımı ısırıyorum. Hızlanıyorum. Ana caddeye çıkmam lazım, orada insanlar var, esnaf hâlâ açık, büfeci dayı oradadır mutlaka. Tam köşeyi dönüyorum ki – duruyorum. Orada. Siyah sedan. Motoru çalışıyor, egzozdan çıkan beyaz buhar yukarı doğru kıvrılıp kayboluyor. Farlar kapalı ama teybi açık, içeriden hafif bir müzik sesi geliyor, tanımadığım bir şarkı. Direksiyonda oturan adamın profilini görüyorum. Burnunun dikine inen çizgi, dudaklarının arasında sönmek üzere olan bir sigara, dumanı camdan süzülüp dışarı çıkıyor. Kartal. İşte orada. Göz göze geliyoruz. Ben ne yapacağımı bilemediğim için donup kalıyorum, o ise sigarasını ağzından alıyor, iki parmağının arasında tutuyor, dumanı yavaşça üflüyor. Bir şey söylemiyor. Sadece bakıyor. O bakış – anlatamam. Sanki bir avcı, pususunda yatan bir kurt. Ama aynı zamanda, içinde bir şey kırılıyor gibi. Acı mı, özlem mi, yoksa daha önce hiçbir erkekte görmediğim o saplantılı derinlik mi, bilmiyorum. Çantamı sıkıyorum. O an kesin bir kararla anlıyorum ki koşsam da fayda yok. O arabayla beni bir dakikada yakalar. Bağırsam, birileri çıkar mı? Bu saatte bu sokakta, kim çıkar? Belki bir ev hanımı, belki gece vardiyasına giden bir hemşire. Ama Kartal bunu biliyor işte. Biliyor çünkü bu onun bölgesi. Bu sokakların kralı o. Ya da kralı değil ama en azından kimseden izin almadan burada durabilen biri. Kapıyı açıyor. Yavaşça, çok yavaşça. Dışarı sarkan ayağı siyah bir deri bot. İkinci ayağı da yere basıyor. Boyu uzun, omuzları geniş. Tişörtünün altından kollarındaki dövmelerin uçları görünüyor; biri kartal, biri belki bir kafatası, biri anlamadığım bir yazı. Üzerimde yürümüyor, sadece arabaya yaslanıyor, kollarını bağlıyor. Sigarasını tekrar ağzına götürüyor. “Leyla.” Diyor. Sesinde hiçbir şey yok. Ne tehdit, ne merhamet. Sadece ismim, böyle boğuk bir tonda. Ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Adımı nasıl bildiğini sormak anlamsız, çünkü bir haftadır beni takip eden adam bu. Herhalde nerede oturduğu…