Lumigen: Spectre Corps

8. Bölüm: Karanlıkla yüzleşme

Yazar:

Lumigen: Spectre Corps - serhat sarica kitap kapağı
Lumigen: Spectre Corps kitap kapağı

Bölüm görselleri

Lumigen: Spectre Corps - 8. Bölüm: Karanlıkla yüzleşme bölüm görseli 1
Lumigen: Spectre Corps - 8. Bölüm: Karanlıkla yüzleşme bölüm görseli 1
Lumigen: Spectre Corps - 8. Bölüm: Karanlıkla yüzleşme bölüm görseli 2
Lumigen: Spectre Corps - 8. Bölüm: Karanlıkla yüzleşme bölüm görseli 2

Bu gece Astrum şehrinde, farklı yüzleşmelerin gölgesi dolaşıyordu. Issız bir sokakta, bir adam elindeki bıçağıyla bir kadını köşeye sıkıştırmıştı. Dudaklarından dökülen sözler, tehditten çok soğuk bir emir gibiydi: “Panik yapma. Sadece değerli eşyalarını ve paranı vereceksin… o kadar.” Sokak, taş duvarların arasında sessizliğe gömülmüş; ne bir adım sesi ne de yardım edebilecek bir nefes vardı. Kadın ürkek adımlarla geri çekilirken sırtı, nemli taşın soğukluğuna dayandı. Gözleri, adamın elindeki bıçağın metal parıltısına kilitlenmişti. Sesindeki titreme korkusunu ele veriyordu: “Lütfen… sadece biraz param var. Bırak gideyim.” Adam bir anda ileri atıldı. Bir eliyle kadının yakasına yapışıp onu duvara sabitledi, diğer eliyle keskin bıçağı boynuna dayadı. Kadının çığlığı geceyi yardı. Adam, sabırsız bir öfkeyle bıçağın kabzasını başına indirdi. Kadın, acı dolu bir iniltiyle yere yığılırken adam kendi kendine homurdandı: “Lanet olsun… şimdi onu aramam gerek.” Tam o sırada, sokağın birkaç bina ötesinde, alçak bir çatının kenarında uzanan bir kadın gökyüzünü izliyordu. Üzerinde sade bir kot pantolon, koyu mavi bir tişört vardı. Ancak sıradan görünümünün ardında sıradan olmayan bir şey gizleniyordu. Yıldızsız göğün loşluğunda, gözlerinin ortasında derin bir karanlık, etrafında kırmızı bir iris parlıyordu. Bu gözler, geceye ait olmayan bir kudreti saklıyordu. Yakından yükselen çığlık, kadının bedenini titreten bir yankı gibi ona ulaştı. Sessizliğini bozarak doğruldu. Siyah, uzun ve düz saçları, hafif esen rüzgârla dalgalandı. Luis Moon… karanlığın gölgesinde yaşayan kadın, dikkat kesildi. Çığlığın yankısından çok daha fazlasını hissediyordu: yoğun bir korku, çaresizlik ve ölümü andıran bir duygu akıntısı. Derin bir nefes aldı, gözleri daraldı. Sonra kendini çatının kenarından aşağı bıraktı. Gecenin karanlığına karışırken, sanki gölgelerin içine çekilmiş gibi bir anda görünmez oldu. Adam, kadının çantasını hırçınca karıştırdı. İçinden yalnızca birkaç nexor çıktı. Hayal kırıklığıyla iç çekti. “Bu kadarcık mı?” diye homurdandı. Yerde hareketsiz yatan kadına kısa bir bakış fırlattı. “Buradan hemen gitsem iyi olur…” Tam arkasını dönerken, karanlığın içinden beliren bir çift kırmızı göz onu selamladı. Adam irkildi, kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başladı. “Ne—?!” Bir anda her şey silindi. Kendini dipsiz bir karanlığın içinde buldu. Sessizlik… öyle ağır bir sessizlikti ki, adam sadece kendi düzensiz, titreyen nefesini işitebiliyordu. Kendi sesi bile yankılanıyor, farklı yönlerden tekrar tekrar dönüyordu. “Neler oluyor… neredeyim ben?” Tam o sırada karanlığın içinden bir silüet belirdi. Adam gözlerini fal taşı gibi açtı. Karşısında duran, kendisiydi… tıpatıp kendisi. Seyrek saçları, eski püskü kıyafetleri, hatta kirli yüzündeki çizgiler bile birebir aynıydı. İkizi bıçağını kaldırdı, dudaklarından tanıdık ama yabancı gelen bir ses döküldü: “Paran ya da canın. Hemen.” Adam şaşkınca kendi bıçaklı ellerine baktı. Evet, o da aynı silahı tutuyordu. Ama diğer kopyası hızlı davrandı. Bıçağı savurduğu gibi adamın boynunu yardı. Adam çığlıkla sendeledi, ardından tekrar karanlığa gömüldü. Ve bu işkence durmadı. Her defasında yeni bir kopyası çıkıyor, farklı şekillerde ona saldırıyordu. Bazen bıçak, bazen yumruk, bazen de daha dehşetli darbeler… Vücudunun çeşitli yerlerinde kanlı kesikler açılmıştı. Acı gerçekti, yaralar bedeni sızlatıyordu. Bir kopya daha ortaya çıktığında, sesinde iğneleyici bir alay vardı: “Paran yok ha? O zaman niye yaşıyorsun?” Adam tepki veremeden tabanca patladı. Kurşun alnından girip beynini deldi. Çığlığıyla birlikte yine dipsiz karanlığa yuvarlandı. Her seferinde ölüyordu… ama hiç ölemiyordu. Yalvarmaya başladı. Sesi acı ve çaresizlikle çınlıyordu: “Yeter! Artık dayanamıyorum!” Karanlık sessizliğini bozdu. Derin, uğursuz bir ses yankılandı: “Son bir şey daha…” Birden kendini bir çatının kenarında buldu. Rüzgâr uğulduyordu. Karşısında yine kendi kopyası vardı. Bu defa hiçbir şey söylemeden onu aşağı itti. Adam çığlık ata…

Bölümün tamamını WritePad'de oku