13. Bölüm: Bir Kahraman Geldi Bana
Yazar: serhat sarica

Astrum’da akşam çoktan çökmüştü. Şehrin üzerine yayılan karanlık, neon tabelaların renkli ışıklarıyla parçalanıyor; mor, mavi ve kırmızı yansımalar ıslanmaya hazırlanan asfaltın üzerinde titreşiyordu. Sokak lambaları arada bir cızırdayarak yanıp sönüyor, kafelerden ve küçük dükkânlardan taşan ışıklar kaldırıma solgun çizgiler bırakıyordu. Sokaklar tamamen boş değildi; birkaç insan, uzun bir günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyarak evlerine dönüyordu. Gökyüzü kalın bulutlarla örtülmüştü. Yıldızlar çoktan görünmez olmuştu. Havada yaklaşan yağmurun ağır kokusu dolaşıyordu. O sokakta tanıdık bir figür yürüyordu, bir kadın. Yavaş, sessiz adımlarla ilerliyordu. Üzerinde koyu renk bir kot pantolon ve siyah kısa bir ceket vardı. Luis Moon… Başını kaldırmadan yürüyordu; düşünceli, dalgın, dünyadan kopmuş gibiydi. Bir anda durdu. Önünde eski bir antikacı dükkânı vardı. Uzun zamandır kapalı olduğu her hâlinden belliydi. Vitrin camları tozlanmış, tabelasının kenarları yıpranmıştı. Luis cebinden küçük bir anahtar çıkardı. Kilidi çevirdiğinde çıkan metalik ses gecenin sessizliğinde yankılandı. Kapıyı aralayıp içeri girdi. Arkasından kapıyı kapattığı anda derin bir nefes aldı. Eski ahşabın, yıllanmış kitapların ve unutulmuş eşyaların nostaljik kokusu ciğerlerine doldu. Sanki hâlâ geçmişten bir parça burada yaşamaya devam ediyordu. Luis ışıkları yakmadı. Karanlığın içinde rahatça yürüyordu. Sokaktan sızan solgun ışıklar dükkânın köşelerine güçlükle ulaşıyor, rafların arasında uzun gölgeler bırakıyordu. Ama Luis’in buna ihtiyacı yok gibiydi. Kırmızı gözleri karanlığın içinde her şeyi seçebiliyordu. Yavaşça girişteki masasına geçti ve eski koltuğuna oturdu. Bir süre sessiz kaldı. Sonra masanın altındaki çekmeceyi açtı. İçeride dağınık hâlde duran eski kalemler, küçük metal parçaları ve unutulmuş birkaç eşya vardı. Fakat Luis’in bakışları başka bir şeye takıldı. Bir kolye. Yuvarlak biçimli, sade bir kolyeydi. Ortasında göz motifini andıran ince bir işlemeyle süslenmişti. Luis onu eline aldı. Parmakları kolyenin üzerinde yavaşça dolaştı. “Samy’nin bana aldığı kolye…” diye mırıldandı. Sesinde bastırılmış bir özlem vardı. Kolyeyi boynuna taktıktan sonra bir an hareketsiz kaldı. Ardından dudaklarında silik bir gülümseme oluştu. Boşluğa bakarak, sakin ama uzak bir sesle konuştu: “Buraya geleceğimi biliyor muydun?” Sessizlik kısa sürdü. Luis başını hafifçe yana çevirdiğinde karanlığın içinde bir siluet belirdi. Kapının yanında duran figür ağır adımlarla içeri süzüldü. Hareketleri o kadar yumuşaktı ki neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Gözlerinde hafif yeşil bir parıltı vardı. “Bunu tahmin etmiştim,” dedi Gloria sakin bir sesle yaklaşırken. “Bu yüzden gidebileceğin yerleri biraz kontrol ettim.” Luis’e birkaç adım kala durdu. “Uzun zamandır ortada yoksun ve…” Luis sözünü kesiverdi. Sesi umursamazdı ama altında derin bir yorgunluk hissediliyordu. “Yoksam ne olmuş?” dedi kayıtsızca. “Ne bekliyordun? Violet ve Thadeus’un işlerini bitirdikten sonra normal bir hayat mı yaşayacağımı?” Başını hafifçe eğdi, acı bir gülümseme belirdi. “İnsanlarla oturup güleceğimi mi sandın? Boş ver… O hayat sana kalsın, Gloria.” Kırmızı gözleri karanlığın içinde sönük bir öfkeyle parladı. “Benim için artık sadece karanlık var.” Gloria yavaşça başını iki yana salladı. Luis’in karşısındaki koltuğa otururken gözlerini ondan ayırmadı. “Luis,” dedi sakin ama kararlı bir tonla, “bir şeyi unutuyorsun.” Bir an durdu. “Sen hâlâ insansın.” Luis’in bakışları sertleşse de Gloria devam etti. “Bu karanlıkla tek başına savaşmana izin vermeyeceğim. Eğer bir çözüm varsa, onu bulacağız.” Sessizlik yeniden aralarına çöktü. Sonra Gloria derin bir nefes aldı. “Üstelik Violet bir şeylerin peşinde,” dedi. “Thadeus hâlâ hayatta. Ve şehirde tuhaf şeyler oluyor.” Bakışları dikkatle Luis’e kaydı. “Hiç mi fark etmedin?” Luis hafifçe sırıttı. O sırıtışta tehditkâr bir soğukluk vardı. “Thadeus…” diye mırıldandı. “Onu öldürmeliydim. Bir kez daha.” Başını geriye yasladı. “Bahsettiğin şeyler ışık oluşumlarıysa e…