11. Bölüm: Silas'ın Annesi
Yazar: serhat sarica

Hâlâ akşam saatleriydi; zaman, Neon Vadi’nin üst katlarında ağır ağır akıyordu. Kevin ve William odalarını çoktan seçmişti. İkisi de ayrı odalardaydı. Elena ile Lumi ise aynı odayı paylaşıyordu. Günün ağırlığı Elena’yı yormuştu. Yatağa uzandığında bedeninin direnci sessizce çözüldü ve kısa süre içinde derin bir uykuya teslim oldu. Nefesi düzenliydi; yüzünde, fark edilmesi zor bir huzur vardı. Ama odadaki herkes uyumuyordu. Işığın rehberi, Lumi, uyanıktı. Pencerenin önünde duruyor, sokağa yayılan karanlığı izliyordu. Aşağıda, Astrum’un dar sokakları loş neonların titrek yansımalarıyla nefes alıyor gibiydi. Lumi’nin sarı, yumuşak ama derin gözleri karanlığın içinde parlıyordu. Bir süre sonra bakışlarını uyuyan Elena’ya çevirdi. Yüz ifadesi hâlâ çocuksuydu… ama o masumiyetin altında ağır bir sakinlik vardı. Kısık bir sesle fısıldadı: “Çok derin yerlerde… anısı, kendisinin bile ulaşamayacağı kadar derin bir anı.” Sesi neredeyse bir düşünce kadar hafifti. Lumi’nin yüzü asıldı. Gözlerinde beliren suçluluk, ışığını kısa bir an için solgunlaştırdı. “Elimdeki bu görünüm…” dedi tereddütle, “senin en derin anılarından biri değil mi?” Başını hafifçe eğdi. “Zihninin en karanlık çukuruna gömdüğün… unuttuğunu sandığın kişi.” Nefes aldı, sesi daha da kısıldı. “Eğer hatırlarsa… bana kızar mı?” Arkasını döndü. O anda odanın köşesinde, neredeyse fark edilmeyecek kadar silik bir ışık kıpırdadı. Zayıf ama hâlâ parıldayan bir silüet belirdi. Aurel. Varlığı net değildi; sanki bu dünyada kalmakta zorlanıyormuş gibiydi. Gözlerini Lumi’ye çevirdi, yavaşça kırpıştırdı. “Bunu kestirmek zor,” dedi sakin bir tonda. “Fakat planımızın gidişatı çoktan değişti.” Işığı dalgalandı. “Rehber, bu yalnızca sürecin uzamasına sebep oldu diyebilirim… ama sonucun ne olacağı belirsiz.” Silüeti yavaş yavaş çözülmeye başladı. Dağılırken, son bir fısıltı bıraktı ardında: “Böyle devam et… yavaş yavaş.” Lumi, hafif bir tebessümle başını salladı. Aurel tamamen gözden kaybolana kadar bakışlarını ayırmadı. Sonra yeniden Elena’ya döndü. Uyuyan yüzüne uzun bir an baktı; ardından pencereye yürüdü ve karanlık sokağı izlemeye devam etti. O uyumuyordu. Ne yorgunluk vardı üzerinde, ne de gözlerinde uyku. Sadece şehre dağılmış ışık hüzmeleri… ve onları yeniden bir araya getirme arzusu. Bu, onun sessizce üstlendiği bir görevdi. Ve Astrum’un gecesi, bunun farkında olmadan soluk almaya devam ediyordu. Binada hâlâ uyumayan biri daha vardı. Neon Vadi tabelasının hemen altında, kırmızı ışığın sokak taşlarına döküldüğü noktada Silas PyroShock duruyordu. Barın girişinde dikilmiş, elleri cebinde, sanki gecenin akışını bekliyormuş gibi hareketsizdi. Neon ışığı yüzüne vuruyor, gölgeler keskinleşip kayboluyordu. Barın kapısı açıldığında içeriden bir adam çıktı. Thomas. Adımlarını hızlandırmadan Silas’ın yanına yürüdü. Sesi alçaktı ama taşıdığı bilgi ağırdı. “Bu gece bir cinayeti inceledim,” dedi. “Ölen kişi bir suçluydu. Klasik tip… gasp, soygun, insanları yolanlardan.” Silas başını çevirip ona baktı. Yüzünde en ufak bir ilgi belirtisi yoktu. “Eee?” dedi umursamaz bir tavırla. “Bu bizi neden ilgilendirsin, Thomas? Başka ne buldun?” Thomas dudaklarını eğip kısa bir sırıtış attı. “Daha bitmedi,” dedi. “Adam öldü ama ölüm nedeni… garip.” Cebinden telefonunu çıkardı, ekranda açılan görüntüleri Silas’a uzattı. “Bağlantılarımdan öğrendiğime göre,” diye devam etti, “yaraların tamamı aynı anda oluşmuş. Ama asıl tuhaf olan şu…” Ekranı biraz daha yaklaştırdı. “Bunlar olurken adam hâlâ hayattaymış.” Bir an durdu, sonra ekledi: “Her yaranın ne kadar ölümcül olduğunu sana tek tek anlatmama gerek var mı?” Sesini alçalttı. “Senin de şüphelendiğin gibi… onu öldüren şey gerçekten var.” Silas görüntülere baktı. Yüzünde ne şaşkınlık ne de huzursuzluk vardı. Sadece dikkatle inceliyordu. Tek kaşı hafifçe kalktı, o kadar. Thomas konuşmaya devam etti: “Son zamanlarda böyle ölen suçluların sayısı artıyor. Sanki biri avlıyor…” Telefonunu cebine koydu. “Ama normal biri değil.” Silas omuz silkti, başını Thomas’a çevirip kıs…