10. Bölüm: Neon Vadi'nin Işıkları
Yazar: serhat sarica

Astrum şehrinin akşam üstü saatleriydi. Gökyüzü, kızıllıkla karanlığın birbirine karıştığı o sessiz geçiş anındaydı. Dar sokaklarda bir çocuk koşuyordu. Ne bir oyunun heyecanı vardı yüzünde, ne de bir masum kahkaha… yalnızca korku. Sanki görünmeyen bir şey peşindeydi, ya da o, kimsenin göremediği bir gölgeden kaçıyordu. Yaklaşık on iki yaşlarındaydı; solgun yüzü terden parlıyor, nefesi kesik kesikti. Köşe başını dönüp bir çocuk parkına saptı. Ayak sesleri taş zeminde yankılanırken birden durdu. Gözleri, karşısında beliren ışığa kilitlendi. Önünde beliren o şey, bir anda parıltıdan bir silüete dönüştü. Kısa süre içinde ışık, insan biçimini aldı— Bir adamdı. Polis üniforması giymişti, elinde tabancası vardı. Ama en çok gözleri dikkat çekiyordu… Altın gibi parlayan gözler, karanlığın içinde adeta canlı bir ateş gibi yanıyordu. Çocuk korkuyla geri çekilip çimenlere doğru kaçtı, ardından büyük bir ağacın arkasına saklandı. Kalbi göğsünde çarparken nefesini tutmaya çalıştı. Fakat o ışıktan adam, süzülürcesine yaklaştı. Sesinde ne bağırış, ne öfke vardı — ama o kadar garip bir sakinlik taşıyordu ki, çocuk o sesten daha çok korktu. “Bak sen,” dedi adam, alaycı bir tonda, “demek adaletten kaçıyorsun? Çaldığın çikolatalar ve şekerlemelerin bedelini ödemeden gitmeyi mi sandın? Hahaha… hadi çık ortaya ve cezanı kabul et.” Adamın sesi, parkın sessizliğinde yankılandı. Ağaçların gölgeleri, o parıltılı bedenin etrafında dalgalanıyor gibiydi. Çocuk artık saklanamayacağını anladı; yavaşça ağacın arkasından çıktı. Titreyen sesiyle fısıldadı: “Lütfen… bir daha çalmayacağım. Ne olur…” Tam o sırada parkın diğer ucunda, salıncakta sallanan küçük bir kız bu sahneyi fark etti. Gözlerini kocaman açtı, sonra bağırdı: “Baba! Burada biri o çocuğu korkutuyor!” Kız, şaşkınlıkla salıncaktan indiği gibi babasına koştu. Babasının yüzü bir anda ciddileşti. Kızını arkasına aldı, gözlerini o ışıktan oluşan adama dikti. Bir an için anlam veremediği bir sessizlik çöktü. Hava ağırlaştı. “Kızım, burada dur,” dedi adam sessizce. Sesinde hem koruma içgüdüsü hem de belirsiz bir korku vardı. Sonra çimenlerin üzerine doğru ilerledi. Işıktan oluşan silüet, hâlâ orada… kıpırdamadan duruyordu. Altın gözleri bu kez babaya çevrilmişti. Ve rüzgâr, parkın içinden geçerken bir fısıltı taşıdı: “Adalet… herkese gelir.” Kızın babası, korkudan titreyen çocuğa doğru yürürken gözlerini hâlâ o parıldayan polisten ayırmıyordu. Elindeki tabancayı fark ettiğinde sesine kararlı ama temkinli bir ton yerleşti. “Memur bey… o silah biraz fazla değil mi? Sonuçta karşınızda bir çocuk var.” Parıldayan adam, üzerine giydiği polis üniformasıyla gerçek biri gibi görünüyordu. Ancak gözlerindeki altın ışık, bu dünyanın bir parçası olmadığını açıkça belli ediyordu. Baştan aşağı süzülürcesine babaya baktı ve dudaklarının kenarında suni bir gülümseme belirdi. “Suça ortaklık etmenin de bir bedeli var. Şimdi işime burnunu sokmadan önce biraz düşün,” dedi ve tekrar çocuğa yöneldi. Çocuk geri çekilerek ağacın gövdesine yaslandı. “Ben bir şey yapmadım… sadece…” “Bunca zamandır çaldığın eşyalar, yiyecekler… önemsiz mi sandın?” diye araya girdi o ışıklı silüet. “Haha! En çok korktuğun şeyi hisset ve cezana razı ol!” Kızın babası şaşkınlıkla nefesini tuttu. Bu adamın gerçekten bir polis olduğuna artık inanmıyordu; tavırları, sesi, hatta yürüyüşü bile fazlasıyla yabancıydı. Bir adım öne çıktı. “Bana kimliğini göster. Eğer gerçekten polissen, işini yapmana izin vereceğim.” Adamın yüzü bir an için titredi. Parıltısı dalgalanır gibi oldu. “Bak yine yapıyorsun… işime engel olmak suç ortaklığına sebep olur,” dedi ve tabancasını babaya doğrulttu. Tam o anda duraksadı. Çünkü arkasında, yeni bir ışık kaynağı belirmişti. Gökyüzünü aydınlatan bir parlama, polisin bedenini saran ışık şeritlerine dönüştü. Halatlar gibi kıvrılan bu ışıklar silüeti sardı; adamın bedeni çözülüp bir ışık hüzmesine dönüştü ve ardından o parlayan girdabın içine çekildi. Çocuk ve adam, gözlerini korumak için yüzlerini kapattılar. Parlaklık dağıldı…