1. Bölüm: Başlangıç (Giriş)
Yazar: serhat sarica

Zamanın başlangıcından bu yana, iki zıt güç hep varlığını sürdürdü: Aydınlık ve Karanlık. Birbirlerinden asla ayrılmadılar; biri doğduğunda diğeri de onunla birlikte uyanıyordu. Bu iki kadim güç, evrende beden bulmuş hâlleriyle yaşıyordu: Lumigen ve Umbragen. Lumigen’in adı Aurel, Umbragen’in ise Violet idi. Onlar yalnızca karşıt güçler değil, aynı zamanda birbirlerinin doğal zıddıydı. Bir gün, Violet Aurel’i yok etmek için ortaya çıktı. Bu, şehirlerin henüz kurulmadığı, doğanın hüküm sürdüğü eski zamanlardı. Her yer yemyeşildi; ormanlar ve ağaçlarla kaplı uçsuz bucaksız bir dünya... Violet’in gelişiyle bu huzurlu manzara karanlığa büründü. Uzun siyah saçları karanlık bir aura yayıyor, gözleri kıpkırmızı bir kor gibi parlıyordu. Kıyafetleri, kırmızı ve siyah tonlarla örülmüş, karanlığın simgesi hâline gelmişti. Etrafında, duman gibi kıvrılan, dalgalanan gölgeler vardı; adeta karanlığın kendisiydi. Aurel ise bambaşka bir varlıktı. Onun varlığı, güneşin doğuşundaki ilk parıltıyı ve gökyüzünün en berrak anını andırıyordu. İnsan biçimindeydi ama gözleri, bir insana ait olamayacak kadar parlaktı. Derin altın renginde ışıldayan gözlerinde, yıldızların titreşen yansımaları vardı. Saçları, altın sarısı ile beyaz arasında sürekli bir akış içindeydi; her hareketiyle parıldıyor, omuzlarına dökülen bu ışıklı dalgalar adeta kutsal bir hale gibi başını çevreliyordu. Teninde, sıcak bir fildişi tonu hakimdi. Işık, onun cildine yumuşak bir dokunuşla işlenmişti. Giysileri ise sanki ışığın kendisinden dokunmuştu; saf beyaz ve soluk mavi tonlarında, ince altın işlemelerle bezeli uzun bir cübbe giyiyordu. Bu cübbe, kumaş gibi değil, göksel bir enerji gibi dalgalanıyordu. Aurel yürüdükçe, arkasında parıldayan bir iz bırakıyordu. Aurel, Violet’in geldiğini hissettiğinde ışıkla örülü bir geçit açıldı ve içinden çıkarak onun karşısına dikildi. “Violet… Ne yapmaya çalışıyorsun yine? Burada olmaman gerekiyor,” dedi. Sesi ne sıcak ne soğuktu, ama her harfi kararlılıkla yankılandı. Violet sadece gülümsedi. “Peki nerede olmam gerekiyordu? Biraz aydınlatır mısın beni? Hahaha...” Cümlesini tamamlamadan saldırdı. Ancak saldırısı Aurel üzerinde pek etkili olmadı. Aurel de karşılık verdi. Işık ve karanlığın çarpışması tüm doğayı sarsıyordu. Violet’in saldırıları, ağaçları karanlığa çeviriyor; Aurel’in ışığıysa onları eski hâline döndürüyordu. Her darbe, doğayı değiştiriyor, ardından tekrar eski hâline dönüyordu. Ancak bu mücadele sonsuz değildi. Violet, planını uygulamaya koydu ve Aurel’i zekice bir yanıltmayla alt etti. Aurel yere yığılırken son kez konuştu: “Violet... Unutma. Işığı asla yok edemezsin. O, hep var olacak. Ve sen, ışığın oluşturduğu gölgenin ardında kalacaksın.” Aurel’in yok oluşuyla birlikte, etrafında ışık huzmeleri yükseldi. Violet, Aurel’i ortadan kaldırmıştı. Ama ışık yok edilemezdi, bu yüzden Violet istemeden de olsa Aurel’in gücünü üç kutsal objeye hapsetmek zorunda kaldı: 1. Solarius – Işık Tohumu Bir kristali andıran bu nesne, güneş ışığını içinde biriktirir. Geceleri parlayarak aydınlık sağlar. "Güneşe ait olan, ışığın hizmetkârı" anlamına gelir. 2. Ignis Lux – Yıldız Kolye Asimetrik sekiz köşeli bir yıldız formundadır. Dış yüzeyi amber tonlarında sönük görünse de, hareket ettikçe içinden yanan bir ışık süzülür. Her ucu, merkezde titreşen bir ışık damlasına akar. Gökyüzünden düşmüş gibi bir görünüme sahiptir. 3. Elyra – Işık Aynası Avuç içine sığabilecek kadar küçüktür. Nasıl kullanılacağı bilinmemektedir, ancak asıl gücü, ışığı çok daha güçlü ve yoğun bir biçimde yansıtmaktır. Bu üç nesne, zamanla insanlar arasında el değiştirdi. Sonunda kayboldular. Şimdilerde Astrum Şehri'nin bir köşesinde ya da unutulmuş bir müzede sessizce varlıklarını sürdürüyor olabilirler. Işık, yeniden doğmayı bekliyordu... Violet ise Aurel’i yok etmenin bedeli olarak, ona ait bazı güçleri istemeden de olsa özümsedi. Artık ışığı manipüle edebiliyor, onu kendi çıkarları için bükebiliyordu. Işığı kırmızıya çevirdiğinde, o ışık parçası onun gözlerine dönüşüyordu…