LKS-27
Yazar: A İlke Sandıklı

Ceketimi ve çantamı aldığım gibi evden çıkmış koşar adımlarla metrobüse ilerlerken bir yandan da 8. kez hattan düşen aramayı 9. 'ya tamamlıyordum. Fakat açmıyordu. Telefonsuz tuvalete bile gitmeyen kız belki de ilk defa kendisine bu kadar ihtiyaç duymama rağmen telefonuna bakmıyordu. Sesli bir küfür sallarken telefonu kulağımdan indirdim. O esnada ekranıma bir arama düştü. Yusuf arıyor... İsmini görmem, halihazırda titreyen ellerimin sarsıntısını daha da arttırmış kendi ayağıma takılıp tökezlememe neden olmuştu. O an kendimi daha fazla tutamayıp olduğum yerde dizlerimin üstüne çöktüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Dakikalar önce öyle bir şey yapmıştım ki artık ne ben eski bendim ne de dönüyor olduğum evim, mahallem, hayatım eskisi gibi kalacaktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu gerçek yüzüme ilk kez tam da bu anda çarpmıştı. Arama sonlanıp telefonum yeniden çalmaya başladığında ne yapacağımı bilemeyerek ekrana baktım. Bildiğim tek bir şey vardı. Yalnız kalırsam aklımı kaçıracaktım. Biriyle konuşmam, paylaşmam gerekiyordu. Üçüncü bir kişinin tüm bu yaşananlara dışarıdan bakıp olan biteni bana izah etmesi gerekiyordu. Ya da günahlarımın omuzlarımda bıraktığı ağırlığı paylaşması. Burnumu gürültüyle çekerken telefonu açtım ve kulağıma dayadım. " Duygu? " dedi endişeli bir sesle. Sessiz kaldım. " Duygu neredesin sen arıyorum açmıyorsun, mesajlarıma dönmüyorsun? Evine gittim yoksun. " dediğinde ağlamamı bastırmaya çalıştığımı belli eden boğuk bir sesle konuştum. " Yusuf... " " Duygu, sen ağlıyor musun? " dedi birden. Ve ben hıçkırmaya başladım. Birisi bana ağlıyor musun dediğinde ağlamaya başlardım. Bu çocukluğumdan beri böyleydi. " Yusuf ben bir şey yaptım. " dedim zor anlaşılır bir şekilde. " Duygu söylediklerini anlamıyorum, neredesin sen geleyim? " Burnumu çekerken oturduğum yerden kalktım. " Metrobüse bineceğim şimdi. Zincirlikuyu'dan. " " Tamam Söğütlüçeşme'de karşılarım seni. " " Tamam. " deyip telefonu kapattım ve ilerlemeye devam ettim. Bir yandan da boş olan elimle gözlerimi siliyordum. Kesinlikle bir sinir boşalması yaşadığımdan emindim. Neye ağladığımı bile net bir şekilde biliyor sayılmazdım, sadece böyle olmasını istememiştim. Bunun olmaması için çok uğraşmıştım fakat olmuştu işte. Hem tek suçlu ben değildim ki... O neden gelmişti? Metrobüs durağına varana kadar açık havada yürümek açılmamı sağlamış, suratıma çarpan rüzgar kanımda dolaşan alkolün etkisini silip atmıştı. Ve ben ağlamayı kesmiştim. Artık sakindim. Kafamdaki uğultular da kesilmişti. Sadece korku kalmıştı. Dimdik ayakta. Yusuf'un tepkisinden, ailemin öğrenmesinden, kendimden ve en çok da ondan korkuyordum. Ben hata yapmıştım kabul. Ama o neden karşılık vermişti ki? Tüm yolu bu soruların cevabını arayarak geçirmiştim fakat düşünmek sadece onların çoğalmasına neden olmuştu. Elimde herhangi bir cevap yoktu. Son durakta indiğimde ürkek bakışlarımı etrafta dolaştırmaya başladım ve çok geçmeden de onun endişeli elalarını gördüm. O an kendimi güvende hissettim. Ve bir o kadar da suçlu. Hani insan hata yaptığında ailesinin yüzüne bakamaz ya. Öyle bir his işte. Yusuf benim ailemdi. Yuvamdı. Ve ben ona bakamıyordum. Bariyerden geçip yanına adımlamaya başladığımda o da bana doğru hareketlenmişti. Ortada buluştuk. Yaptığı ilk şey bana sımsıkı sarılmak oldu. Çünkü siz ne yapmış olursanız olun yuvanız sizi kabul eder. Yüzünü saçlarıma gömdüğünde titrek bir nefes verdi. Onu da korkutmuştum. " İyisin. " diye mırıldandı. Beden olarak iyiydim fakat ruhum kıvranıyordu. " İyiyim. " dedim pürüzlü bir sesle. Geri çekilip yüzüme baktı. Ardından ellerini havaya kaldırdı ve baş parmaklarıyla gözlerimin altını sildi. Ağlarken rimelim bulaşmış olmalıydı. Gözlerimi yumdum sıkıca. Ve derin bir nefes aldım. Açtığımda artık bir şey söylemem gerektiğinin farkındaydım. " Bana kızmayacağına ve ortalığı ayağa kaldırmayacağına söz ver. " diye girdim söze. Garantici bir kişiliğim vardı. Kaşları hafifçe çatılırken onaylarcasına baş salladı. " Hayır Yusuf. Söz ver. " derken…