2. Bölüm
Yazar: M. Lâl

“Tamam anne, lütfen biraz nefes almama izin ver!” Annemin beni özlediği kadar ben de onu özlemiştim ama şu an beni nefessiz bırakacak kadar sıkı sarılıyordu. Nihayet kollarını gevşettiğinde kendimi geri çekebildim. “Ay, hadi içeri girin kalmayın öyle kapıda. Aras oğlum gel bak, en sevdiğin poğaçalarımdan yapmıştım.” Gözlerimi Aras’a çevirdiğimde onun tebessüm etmesini izledim. Belli ki yokluğumda annem kendine yeni bir evlat bulmuştu. “Yok, ben gideyim Gülbahar teyze.” “Teyze değil oğlum, Gülbahar abla!” Annem burnundan adeta buhar çıkarıyordu ve bunu izlemesi çok eğlenceliydi. “Doğru, Gülbaharcığım. Ben gideyim, iş beni bekliyor ama mutlaka gelip yiyeceğim poğaçalarından.” Aras evden gittikten sonra annemle baş başa oturup uzun uzun sohbet ettik. Beni ne kadar özlediğinden bahsetti, ardından her zamanki gibi ben yokken burada olup bitenleri anlatmaya başladı. Aras’la uzun zamandır görüşmediğimiz doğruydu ama annem benim Aydın’dan uzakta olduğumu hiçbir zaman tam olarak kabul etmemişti. Telefonda konuştuğumuzda da onu ziyarete geldiğimde de burada kim ne yapmış, kimin başına ne gelmiş tek tek anlatırdı. Dolayısıyla Aras’ın tüm hovardalıklarından da az çok haberim vardı. Necla Teyze’nin oğlundan bu yüzden sürekli şikâyet ettiğini biliyordum. Her anne gibi oğlunun mutlu olduğunu görmek istiyordu. Gerçi işin içinde biraz torun isteği de vardı sanırım. “Necla geçen gün yine dert yanıyordu. Oğlunun evine gitmiş bir kızla fotoğrafını görmüş sanırım. Buzdolabında mı asılıymış ne daha sonra gittiğindeyse fotoğraf orada değilmiş.” “Belki fotoğrafı başka bir yere koymuştur.” Annem bana hadi ordan der gibi bir bakış atmıştı. “Kız değişmiş, Eylül.” “Ha…” Verdiğim tepkinin umursamazca olmasına gereğinden fazla dikkat etmiştim. Koca adam hayatında illaki kızlar olacaktı, bunu neden kafaya takıyordum ki. Çok saçma. “Ya sen?” İşte yine başlıyorduk. Anlamamazlığa vurmak daha iyi olabilirdi. “Ne ben?” Annem, kaşlarını kaldırıp adete gözleri ile benimle konuşuyordu. “Yok mu sende de birileri?” “Yok anne.” “En son bir çocuktan bahsediyordun, ona ne oldu?” Yiğit’le son sınıfın başlarında tanışmıştık. Belki biraz da flört etmiştik ama hiçbir zaman ciddi bir şeye dönüşmemişti. “Doğru kişi değildi.” “Peki nasıl biri doğru kişi?” Şaşkınlığımı gizleyemedim. Çünkü böyle bir soru beklemiyordum. Yine de birkaç saniye düşündüm. Doğru kişinin bana göre ne olduğunu bulmaya çalıştım. “Emin değilim…” birkaç saniye düşündüm. “Genelde doğru kişi geldiği zaman zaten anlarmışsın derler ya sanırım öyle bir şey istiyorum.” Memnun olmamış gibi yüzüme bakmaya devam edince ben de devam etmeye karar verdim. “Yanında ilk günkü kadar heyecanlı ama evdeymiş gibi de huzurlu hissedeceğim biri olmalı. Kalbimin ritmini değiştiren ve gözlerinde hep kendimi göreceğim biri. Saygılı ve sevgi dolu biri…” daha sonra aklıma Aras geldi ve ağzımdan birkaç küçük cümle kaçıverdi. “Ve bir de ne istediğini bilen biri olmalı. Öyle bir gün biriyle diğer gün ötekiyle valla uğraşamam.” “Hah?” “Bir şey yok anne, yoruldum. Ben biraz gidip dinleneceğim.” İkinci kata, yıllardır neredeyse hiç değişmeden duran odama çıktım. Odamdaki her şey hâlâ yerli yerindeydi. En azından son gelişimden çok daha iyi durumdaydı. Son gelişimde annemin odamı kiler olarak kullandığını görmüştüm. Bu yüzden iki hafta boyunca annemle aynı yatağı paylaşmamız gerekmişti. Bundan rahatsız olduğumdan değil ama kendi alanım olmasını hep sevmişimdir. Kendi odamın, kendi yatağımın olması güzeldi. Üstelik şu an oda sadece bana aitti; evdeki eşyalara ya da annemin kışlık konservelerine değil. Yatağın üzerine uzanmak için kendimi attığımda gözüm duvarda asılı olan fotoğraflara ilişti. Babamla çekilmiş bir fotoğrafımız, abimle limon ağacının önünde çekildiğimiz başka bir fotoğraf, bir aile fotoğrafımız ve babamın tek başına olduğu bir fotoğraf vardı. Babam fotoğraf çektirmeyi pek sevmezdi. Hatta belki de nefret ederdi ama yine de bizi kırmamak için o pozu vermişti. Koltukta oturmuş, sol bacağını sağ bacağının üzerine atmıştı. Annem…