aynı tablonun iki yüzü.
Yazar: hilasbey

†𓃦† · L İ L Y U M V E K U R T · · · ─ ·𖥸· ─ · · 2. BÖLÜM / AYNI TABLONUN İKİ YÜZÜ. Aylardır hazırlandığım sergi günü nihayet gelmişti. Sabah alarmım çalmadan gözlerimi açtım. Birkaç saniye tavana bakarak öylece uzandım. İçimde tarif edemediğim bir heyecan vardı. Kalbim normalden biraz daha hızlı atıyordu. Aylarca emek verdiğim bir şey, benden bağımsız olarak insanların karşısına çıkacaktı. Bu düşünce beni hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. Çünkü bugün insanlar beni değil, ruhumu göreceklerdi. Her fırça darbesine, her renk geçişine, her ayrıntıya bıraktığım parçaları okuyacaklardı. Yatağımdan kalkıp perdeleri araladım. İstanbul bugün, pırıl pırıl bir sabaha uyanmıştı. Odaya dolan gün ışığıyla birlikte gülümsedim. Günlerdir doğru düzgün uyumamış, atölyede sabahlamış, son rötuşları yetiştirebilmek için neredeyse bütün düzenimi altüst etmiştim. Ama buna değmişti. Dört yıllık Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi eğitimimin en önemli günüydü. Üniversitenin bu yıl mezuniyet sergisi için seçtiği öğrencilerden biri olmuştum. Haftalardır hazırlandığımız bu sergi, Beyoğlu'nun en prestijli sanat galerilerinden birinde düzenlenecekti. Sanat eleştirmenleri, koleksiyonerler, basın mensupları ve davetliler birkaç saat sonra tablolarımızın karşısında olacaktı. Bunu düşündükçe heyecanım katlanarak büyüyordu. Telefonumu elime aldığımda ekran peş peşe gelen bildirimlerle doluydu. Sınıf grubumuz susmak bilmiyordu. Kimisi çerçevesini unuttuğunu yazıyor, kimisi davetlilerin listesini soruyor, kimisi de heyecandan gece boyunca uyuyamadığını anlatıyordu. Mesajların hiçbirine cevap vermedim. Bugün konuşmak istemiyordum. Bugün sadece sanatımın konuşmasını istiyordum. Giyinme odamda kıyafetlerime uzun uzun baktım. Gösterişli görünmek gibi bir niyetim yoktu. İnsanların dikkatini çeken ben değil, tablolarım olmalıydı. Bu yüzden beyaz dökümlü gömleğimi, siyah yüksek bel kumaş pantolonumu ve kısa topuklu ayakkabılarımı seçtim. Saçlarımı her zamanki gibi açık bıraktım. Belime kadar uzanan koyu kahverengi saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken yalnızca perçemlerime hafifçe şekil verdim. Makyajımı ise neredeyse yok denecek kadar doğal tuttum. Aynadaki yansımama baktığımda bu sergiye gerçekten hazır olduğumu hissettim. Aşağı indiğimde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Masanın üzerinde taze demlenmiş çayın kokusu yayılıyor, babam her zamanki gibi bir eli telefonunda, diğer eli kahve fincanındaydı. Masaya oturur oturmaz annem yüzüme dikkatlice baktı. Gözlerimin içindeki heyecanı anlaması uzun sürmedi. “Bugün senin günün.” dedi gülümseyerek. “Öyle umuyorum.” Babam telefonunu masaya bırakıp bana döndü. “Sergi kaçta başlıyor?” “İkide.” “Toplantım erken biterse gelirim.” Başımı sallamakla yetindim. Çocukluğumdan beri babamın “gelirim” kelimesinin kesin bir anlam taşımadığını öğrenmiştim. Bazen gerçekten gelirdi, bazen de çok daha önemli işleri çıkardı. Artık buna kırılmıyordum. Beklentilerimi yıllar önce azaltmayı öğrenmiştim. Kahvaltının ardından doğruca Beyoğlu'ndaki sanat galerisine doğru sürdüm arabayı. Giriş kapısının önünde şimdiden küçük bir kalabalık oluşmuştu. Görevliler son hazırlıkları tamamlıyor, teknik ekip ışık düzenini içeri taşıyor, davetlileri karşılayacak hostesler kendi aralarında son kez programı gözden geçiriyordu. Derin bir nefes alıp cam kapıdan içeri girdim. Galerinin yüksek tavanı ve bembeyaz duvarları, içerideki her tabloyu olduğundan daha etkileyici gösteriyordu. Loş olmayan, tam kararında ayarlanmış aydınlatmalar her eserin üzerine ayrı ayrı düşüyor, salonun tamamına sakin ama prestijli bir hava katıyordu. Gözlerim kendi eserlerimi aradı. Salonun farklı noktalarına yerleştirilmiş tablolarımı görünce kalbim ağzımda çarptı. Günlerce atölyede birlikte yaşadığım tuvaller, ilk kez bana ait olmadıkları bir yerde duruyorlardı. Yavaşça en büyük tablomun önüne yürüdüm. En çok emek verdiğim, kendimden en çok parça koyduğum tablo buydu. Sadece karşısında durup uzun uzun baktım. Resim yapmak benim için hiçbir zaman yalnızca bir hobi o…