YARISI NOKSAN, YARASI YEKSAN
Yazar: Simiyyiii

Önyargı, insanın karşısındaki kişiyi henüz tanımadan hatta belkide dış görünüşüyle bile değerlendirerek araya örülmüş duvarlardı. Aşılması zor, kimi zaman ise imkansız olan bu duygu oldukça güçlüydü. Bir kitabı okumadan kapağına bakar gibi , bir filmi henüz izlemeden afişininden yorum yapmak ve bazen görüntüsünden o yemeğin tadı hakkında fikir öne sürmek gibi. Oldukça güçlü olan bu duyguyu yenmenin tek bir yolu vardı. O kitabı okumak, o filmi izlemek ve oturup o yemeği yemek. Elbette bu da bir tercihti. Önyargılarına devam etmek veya bu duygudan arınmak kişinin insiyatifindeydi. Sude'nin ise yıllardır edindiği türlü tecrübelerle birlikte, yaşadığı, gördüğü her olayda üzerine geçirdiği zırhlardan her hangi biriydi, önyargı. Kimseye minneti yoktu. Olmaması gerektiğini öğretmişlerdi çünkü ona, sevmişti elbette zamanında sevilmişti de. Bir şekilde yarı yolda bırakılmak nedir en iyi o öğrenmişti. Kendisi atlatırdı, ama kız kardeşi yerine koyduğu kadının yaşadıklarına sebep olan kişinin kuzeni ona karşı ilgisinin olduğunu söylüyordu. Leyla kırılgan olandı, Sude ise her zaman kıran taraftı . Leyla nazenin bir serçe ise, Sude yırtıcı bir şahindi. Sude, öyle Leyla gibi oturup bir adam için üzülmezdi. O gece, kapının eşiğinde kalan kişi Leyla değilde Sude olsaydı. O evi, o adamın başına yıkardı. Evle kalmaz, Antalya'yı o adama dar etmeden geri evine dönmezdi. Bu hayat ona, asla yapmam dediği her şeyin peşinden koşturmayı da çok güzel şekilde öğretmişti. Kendisi, annesi ve yakın arkadaşı Leyla'nın hep dediği gibi. Sude önce büyük konuşur, sonra o dediğini yutardı. Peşin hüküm vermeye bayılır, ardından söylediklerine pişman olsa bile bunu yansıtmazdı. Yani yansıtmamaya çalışırdı. Şimdi ise farklı bir şeyler vardı. Bir şeyler olmasını istediği gibi ilerlemiyordu. Haftalardır başını yastığa her koyduğunda , öylece dalıp gittiğinde o adam vardı aklında. Çıkmıyordu aklından. Daha bir hafta önce konuşurken Leyla'nın , Hazar hakkında ona sorular sorması üzerine biz o boku bir kere yeriz kankacım demişti Sude, Leyla'ya. Öyle de düşünüyordu. Oğuz, üzmüştü Leyla'yı. Bir Demirel erkeği tarafından daha tekrar kandırılmak , hüsrana uğramak istemiyordu. İstemiyordu işte ama geri de duramıyordu. Günlerdir adliyeden ne zaman çıksa , karakola işi düşüp gittiğinde karşısında gördüğü o adam, sonunda amacına ulaşmıştı. Ne istemişti? Bir çay içelim karşılıklı, ön yargılarımızı bir köşede bırakarak , sadece tanışalım, birbirimizi tanıyalım. Biliyordu. Bu avına yaklaşan kaplanın, ceylanı ürkütmemek için yaklaşması gibi bir şeydi. Bu, bir farenin ısırmadan önce ısıracağı yeri üflemesi gibi bir şeydi. Bariz tuzaktı. Düşer miydi peki o tuzağa? Tabi ki düşerdi. Dümdüz falan değil hemde, böyle dereyi görünce paçalarını sıvayan birinin hızıyla düşerdi hem de. Güzel bir sabaha uyanmıştı. İnsan başkalarını inandırmak için, önce kendini kandırmalıydı. Sürdüğü allığı fırça ile dağıtırken gülümsedi kendi kendine. "Aman, bir çay içer kalkarım. Olmayacağına ikna olur, düşer yakamdan." diyerek omuz silkti. Binbir özenle makyaj yapmaya devam etti. Kimse için değil, kendi içindi bu hazırlık. Yerseniz. "Gülseren teyzenin torunlarına aldıklarımı kapının önüne bıraktım. Dün Sema teyzen de Alp'in az kullanılmış eskilerini ayarlamış onlarda yanında, selamlarımı iletirsin tatlım . Ben çıkıyorum." diye seslenen annesinin sesi alt kattan geliyordu. "Tamam anne!"diye cevapladı annesini Sude. Kirpiğine sürdüğü maskarasının son katını geçiyordu. Ağır olmayacak şekilde yaptığı makyajı gözüne ayrı bir güzel gelmişti yine. "O davara çok bile." diyerek yine kendini kandırmaya devam ediyordu. Alt kata inip en sevdiği topuklu ayakkabılarını giydi. Hava serindi. Üzerine kaşe montunu giyerek annesinin ayarladığı poşetleri arabaya götürmek için eline aldı. Yıllar önce, Leyla'nın annesi Sema hanım, bir inşaat işçisi olan Tayfun'un dördüncü kattan düşüp ciddi sağlık sıkıntılarıyla atlattığı kaza üzerine, şirkete açılan ihmal davasında yer almıştı. O işçinin ailesinin hakkını savunup çatır çatır k…