Ateş
Yazar: Hima🪽

Gerçekler, omuzlarıma çöken devasa bir yük gibi tüm benliğimi ezmişti. Saatlerdir yatağımda ruhsuz bir bet bebek gibi uzanmış, tavanın karanlığında kaybolan çizgileri izliyordum. Göğsümün ortasında öyle derin bir hissizlik vardı ki ne hissetmem, nasıl tepki vermem gerektiği konusunda tamamen çaresizdim. Kalbim, sanki bana ait olmayan, bambaşka bir ruhun trajik kaderini taşıyormuş gibi ağır ağır çarpıyordu. Her bir atış, zihnimin kuytu köşelerinde yankılanan acımasız soruları biraz daha çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyordu. Düşüncelerim bir an olsun susmuyordu. Zihnimde aniden aralanan o uğursuz kapıdan birbiri ardına anılar değil, tam aksine anı olamamış kapkaranlık boşluklar geçiyordu. Acı bir ürpertiyle fark ettim ki, annemim o güzel yüzünü yavaş yavaş unutmaya başlamıştım. Onu yeniden, sadece beş dakikalığına bile olsa görebilmek için neleri feda etmezdim ki? Ancak onun yokluğu bile içimde silinmez, derin bir iz bırakmıştı. İşte tam o an, yıllardır bir gölge gibi peşimden gelen o tarif edilemez eksikliğin sadece basit bir yoksunluk olmadığını anladım. O eksiklik, aslında aramızdaki kopmayan ama yarım bırakılmış bir bağın ta kendisiydi. Annem bu dünyada değildi, doğruydu. Ama ben onun yokluğuna, bu acımasız kadere rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsam, bu kesinlikle onun ruhundan bana miras kalan o gizemli güçtendi. İnsan bazen, hiç tanımadığı birinin hayali hatırasıyla bile hayata tutunabiliyormuş, bunu yaşayarak öğreniyordum. Hemen ardından, babamın hâlâ hayatta olduğunu bilmek içimin derinliklerinde tuhaf, cılız bir umut kıvılcımı yaktı. Demek ki bu devasa, yabancı evrende tamamen yalnız değildim. Demek ki beni buraya, bu bilinmezliğin ortasına getiren o çetrefilli yol rastgele çizilmemişti. Bu yüzden buraya geldiğim ilk andan beri bu dünya bana hiç yabancı gelmemişti. Attığım her adımda kalbimin, sanki ait olduğu yuvaya geri dönüyormuş gibi delicesine çarpmasının nedeni şimdi bir bir yerine oturuyordu. Yatağın içinde yavaşça doğruldum. İlk kez gözlerimi o kasvetli tavandan ayırıp odanın içindeki koyu karanlığa diktim. Garip bir şekilde, karanlık artık beni eskisi kadar korkutmuyordu. Çünkü artık çok iyi biliyordum ki karanlık, bazen en çıplak gerçeklerin eşiğiydi. Ve ben ne pahasına olursa olsun o eşiği geçmek zorundaydım. İçimde, varlığımı ele geçiren sessiz ama çelikten bir karar büyüdü. Annemin yarım kalan, yaşayamadığı o hayatı onun yerine ben yaşayacaktım. Babama ulaşmak, kendi gerçekliğimi bulmak ve bu dünyaya neden bu kadar ait hissettiğimi çözmek için önüme ne çıkarsa çıksın, ne gerekiyorsa yapacaktım. Gözlerimi yavaşça kapattım. Bu kez dünyadan kaçmak, saklanmak için değil; savaşmaya, karşıma çıkacak fırtınalara hazırlanmak için. Tam o sırada kapımın sertçe çalmasıyla nihayet yatağımdan çıkacak gücü kendimde bulabildim. Boğazımdan çıkan güçsüz, bitkin bir sesle "Gel" dememle birlikte kapı aralandı ve Mortias içeri girdi. Her zaman kendine güvenen o yakışıklı yüzü, bu kez koyu bir hüzünle gölgelenmiş gibi duruyordu. "İyi misin leydim?" diye sordu. Adımlarını her zamankinden daha yavaş, adeta beni ürkütmekten korkar gibi atarak bana doğru yaklaşıyordu. "Sence nasıl olmalıyım Mortias?" diye sordum. Sesimin tonundaki o keskin, iğneleyici kinayeye engel olmayı hiç istememiştim. "Bilmeni isterim ki benim bu olanlara dair en ufak bir bilgim yoktu. Kraliçe seni acımasızca kandırdığı gibi beni de kandırdı. Ben yıllardır yaptığım gibi sadece onun emirlerini yerine getirdim." Mortias’ın gözlerinin içine baktığımda, ona inanmam için dünyadaki her şeyi feda edebilecekmiş gibi çaresizce baktığını gördüm. Yemek salonundan çıkarken onun da en az benim kadar dağılmış, paramparça olmuş hâlini hatırlayınca, şu anki sözlerinde samimi olduğuna inanmak istedim. "Senin bunda bir ilgin olmadığını biliyorum Mortias." Bu tek cümlelik sözlerimle birlikte Mortias, göğsünü kabartan derin ve rahatlamış bir nefes verdi. Yüzündeki o kasvetli, suçluluk dolu ifade yavaş yavaş siliniyordu. "Ne kadar rahatladığımı tahmin bile edemezsin leydim." "Ne…