Bölüm 5
Yazar: Hima🪽

Bir süre şaşkınlıkla fenerimin diğer fenerlerin arasına karışmasını izledim. Zarifçe göğe yükseliyor, yaydığı ışık karanlığın ortasında bir umut misali parlıyordu. Arkama döndüğümde ise o yabancı adam çoktan kaybolmuştu. Az önce yaşananların bir rüya olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım ama bunun bir sanrı olması imkânsızdı. Tenimde bıraktığı o nazik dokunuşu hâlâ hissedebiliyordum. Bu gizemli yabancı, içimde tarif edemediğim bir korku uyandırmıştı. Mortias’a zarar verebileceği düşüncesi zihnimi ele geçirince, beni beklemesini söylediği yere doğru hızla koşmaya başladım. Kargaşanın patlak verdiği alana vardığımda kalabalık büyük ölçüde dağılmıştı. Gözlerim deli gibi etrafı tararken nihayet Mortias’ı buldu. Onu ilk kez bu derece öfkeli görüyordum. Çehresi hiddetten tıpkı saçları gibi kıpkırmızı kesilmişti. Karşısında duran ve asker oldukları her hâllerinden belli olan üç adama bağırıp çağırıyordu. Askerler yanından ayrılır ayrılmaz Mortias da telaşla etrafına bakınmaya başladı. Tam o sırada gözleri benimkilerle birleşti. Bir süre gözünü bile kırpmadan, sanki zihninin oyunu olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi beni izledi. Gerçek olduğuma ikna olunca da son sürat bana doğru koştu. Karşımda durduğunda heyecanından ve endişesinden ne yapacağını bilemez bir hâldeydi. Birden ellerini yüzüme yerleştirip sordu. “İyi misin leydim? Bir yerine bir şey olmadı değil mi?” Bir yandan üst üste sorular soruyor, bir yandan da gözleriyle vücudumu inceliyordu. Onun bu aşırı korumacı hâlini şaşkın bakışlarla karşılamaktan başka bir şey yapamıyordum. En sonunda tamamen iyi olduğuma kanaat getirmiş olacak ki ani bir hareketle beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Beni o kadar güçlü sarmalamıştı ki bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Göğsündeki baskıya daha fazla dayanamayarak kendimi zorda olsa kollarının arasından kurtarmayı başardım. “Ben iyiyim Mortias. Kargaşadan uzaklaşmak için nehrin öbür tarafına geçmiştim sadece.” “Sana burada kalmanı söylediğimi hatırlıyorum Nalin!” Sesi çevreleyen ağaçlarda yankılanacak kadar yükselmişti. Az önceki endişeli bakışları uçup gitmiş, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Bana bu şekilde bağırmaya hakkı yoktu. Tam dudaklarımı aralayıp bana böyle bağırma cüretini nereden bulduğunu soracakken, nereden geldiğini anlayamadığım bir ses lafımı ağzıma tıkadı. “Ah, demek küçük hanımımızın ismi Nalin. Böyle hoş bir hanımefendiyle daha nazik konuşman gerekmez mi Mortiasçım?” Mortias ile aynı anda irkilerek sesin geldiği yönü bulmak adına etrafımıza bakındık. Bu ses, nehir kenarında benimle konuşan yabancı adamın o boğuk ve derin tonuna benziyordu ancak bu sefer o soğuk ve sert tınısından eser yoktu. Sesi artık oldukça alaycıydı. “Size bir ipucu, beni yerde değil gökte arayın.” Bu sesi tekrar duyduğumuzda, Mortias’la birlikte hemen yanı başımızda yükselen ulu ağaca baktık. Ne kadar dikkatli odaklanırsam odaklanayım, gecenin zifiri karanlığı yüzünden yaprakların arasında hiçbir şey seçemiyordum. Mortias birkaç adım benden uzaklaşıp elleriyle birden garip, dairesel hareketler çizmeye başladı. Sergilediği bu tavır ağaçtaki yabancıyı eğlendirmiş olmalıydı ki yaprakların arasından gür ve keyifli bir kahkaha yükseldi. Dikkatimi ağaçtan çekip Mortias’ın ne yaptığına bakınca gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Elleri resmen çatırdayarak yanıyordu. Büyük bir dehşetle çığlığı basıp bağırmaya başladım. “Mortias yanıyorsun! Yardım edin, adam yanıyor! Su, çabuk su lazım! Mortias, nehire koşup elini suya soksana be adam, neyi bekliyorsun?” O kadar büyük bir telaşa kapılmıştım ki mantıklı düşünme yetimi kaybetmiş, olduğum yerde çaresizce kalakalmıştım. Bir anlığına ağaca bakmıştım ve o kısacık sürede adamın elleri alevler içinde kalmıştı. Benim bu panik dolu hâlime katıla katıla gülen yabancıya, inanılmaz bir şekilde Mortias da eşlik etmeye başladı. Şaşkınlık içinde Mortias’ın yüzüne baktığımda hiçbir acı emaresi göremedim. Karşımda durmuş, benim korkumla eğlenen bir beyefendi vardı. Mortias birden avuçlarındaki alevleri bir t…