Fener
Yazar: Hima🪽

Kapı açıldığında gözlerim irkildi. İlk anda gördüğüm manzara, sanki vahşi bir katliamın tam ortasına düşmüşüm gibi dehşet vericiydi. Salonun zemini baştan aşağı taze kana bulanmış, mermerin üzerinde koyu kızıl kan gölcükleri oluşmuştu. Kalbim göğüs kafesimi patlatırcasına hızla çarptı. Adımlarım korkuyla geri çekilmek isterken, gözlerim salonun derinliklerine saplanıp kaldı. Ancak birkaç titrek nefes sonra anladım ki, bu gördüğüm dehşet verici şey kan değildi. Yeryüzünün bağrından sökülmüş, ateşin öpücüğüyle harmanlanarak kızarmış devasa yakut taşlarıydı. Damar damar işlenmiş zemin, sanki sarayın kalbiymiş gibi ritmik bir şekilde nabız gibi atıyordu. Başımı kaldırdığımda salonun geri kalanının da aynı ürpertici ve görkemli kudretin hükmü altında olduğunu gördüm. Kızıl ve siyahın birbirine acımasızca karıştığı asil bir karanlık odayı kaplamıştı. Kalın kadife perdeler geceyi duvarlara zincirlemiş gibi simsiyah sarkıyor, odanın ortasındaki uzun masa ise boylu boyunca uzanarak etraftaki uğursuz gölgelerle yarışıyordu. Sandalyelerin sırtlarına büyük bir ustalıkla işlenen oymalar, karanlığın keskin dişlerini andırıyordu. Masanın üzerindeki gümüş tabaklar, antika kupalar ve tam ortada duran kan kırmızısı çiçekler, sanki sıradan bir ziyafet için değil de gizemli bir ayin hazırlığı için dizilmişti. Burası daha önce gördüğüm taht odasından tamamen farklıydı. Taht odası elmaslardan, kristallerden ve beyazın en saf tonlarından oluşurken, bu oda siyahın ve kırmızının en asil tonlarına ev sahipliği yapıyordu. Mekanın kendine has, insanı büyüleyen gotik bir havası vardı. İşte tam o an gözlerim masanın en ucuna ilişti. Kraliçe, adeta bir tahtı andıran görkemli bir sandalyede oturuyordu. Bedenini örten ihtişamlı giysiler, odadaki zayıf ışığın bile titreyerek dokunduğu bir asalet saçıyordu. Bakışları, odadaki tüm sessizliği bir kılıç gibi delip geçiyordu. Onun bu duruşu, bana buranın yalnızca bir yemek odası değil, kana susamış bir vampirin şatafatlı mezbahasıymış gibi hissettirmesine yetiyordu. O, bu zifiri karanlığın içinde parıldayan tek varlıktı. Bembeyaz saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmıştı. Başına taktığı gümüş ve kristal karışımı tacından sarkan yıldız sembolleri ışıl ışıl parlıyordu. Yumuşak, tatlı yüz hatları, kalp şeklindeki dudakları ve soluk beyaz teniyle ilk bakışta oldukça sevimli gözüküyordu. Ama o gözlerindeki bakışlar o kadar keskindi ki, yüzündeki tüm o masumiyeti ve sevimliliği bir anda yok ediyordu. Eğer sırtındaki o ihtişamlı kanatları olmasaydı, onun bir melek değil de kana susamış bir vampir olduğunu rahatlıkla düşünebilirdim. Derin bir nefes alarak Mortias ile birlikte içeriye doğru adımladım. Kraliçe Luhayra’nın gözleri anında Mortias ile benim aramda mekik dokumaya başladı. Keskin bakışları ilk önce Mortias’ın belimi sıkıca tutan eline odaklandı, ardından yavaşça yukarı tırmanarak doğrudan benim gözlerimi buldu. Gözleri bir süre üzerimde takılı kaldıktan sonra, karşısında gördüğü şeyi beğenmiş olacak ki, dudağının sağ köşesi usulca yukarı doğru kıvrıldı ve yüzünde tekinsiz bir memnuniyet belirdi. Mortias nazikçe beni bırakıp birkaç adım öne çıktı. Sağ elini yumruk yaparak kalbinin üzerine yerleştirdi ve “Kraliçem, geciktiğimiz için bizi bağışlayın lütfen,” diyerek asil bir şekilde selam verdi. Ardından bana dönüp gizlice kaş göz işareti yapmaya başladı. Kraliçesine selam vermemi, önünde eğilmemi istiyordu, bunu net bir şekilde anlamıştım. Ancak ona "bunu çok beklersin,” bakışı atarak selam vermek yerine masanın üzerinde dumanı tüten, oldukça lezzetli gözüken yemeklerle bakışmayı tercih ettim. Tam o saniyede karnımın yüksek sesle gururdamasıyla birlikte, aslında buraya geldiğimden beri ne kadar çok acıktığımın farkına vardım. Keşke bu açlığı fark eden tek kişi ben olsaydım. Mortias ve Kraliçe de bu sesi net bir şekilde duymuş olacaklar ki, ikisinin de bakışları aynı anda karnımın üzerine çevrildi. Utançtan yanaklarıma ateş bastığını hissediyordum. Kraliçe de düştüğüm bu mahcup durumu anlamış olacak ki, yüzündeki…