Kanat
Yazar: Hima🪽

Kelimenin tam anlamıyla öldüğümden ya da en iyi ihtimalle bilincimi tamamen yitirdiğim derin bir komada olduğumdan kesinlikle emindim. Çünkü şu an bizzat yaşadığım, her bir hücresine kadar hissettiğim bu deliliğin mantıklı hiçbir açıklaması olamazdı, olamazdı işte! Yerde, o buz gibi soğuk mermerin üzerinde adeta dona kalmış bir şekilde, zihnimin sınırlarını sonuna kadar zorlayan bu yeni ve akılalmaz gerçekliği idrak etmeye çalışıyordum. Her şey o kadar hızlı, o kadar ani gelişmişti ki daha birkaç dakika öncesine kadar kendi odamda o güvenli alanımdaydım. Yatağımın altında bulduğum, nereden geldiğini bile bilmediğim o gizemli oyunu oynamaya karar vermiştim. Aslında tam olarak oyuna başladığım bile denemezdi; sadece ekrandaki o basit, sıkıcı giriş prosedürlerini yerine getirmiştim, o kadar. Ama hemen ardından ekranın ışığı, adeta kör edici bir bomba gibi patlayarak tüm odayı kaplamış, gözlerimi refleksle sımsıkı kapattığımda ise zemin ayaklarımın altından büyük bir hızla kaymaya başlamıştı. Şiddetli bir sarsıntı, kulakları sağır eden devasa bir uğultu duydum. "Evet, evet kesinlikle büyük bir deprem oldu ve ben şu an bir hastane odasında, makinelerin arasında yaşam mücadelesi veriyorum," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, içinde bulunduğum o devasa, ürkütücü boşlukta acizce yankılandı. "Sen de benim canımı almaya gelen Azrail olmalısın. Çünkü tüm bu olanların başka hiçbir mantıklı izahı yok, olamaz!" Gözlerimi sımsıkı kapatıp deli gibi atan kalbimi, göğüs kafesimi yırtmak isteyen ritmi sakinleştirmeye çalıştım. Bu bir rüyaydı, evet, sadece kötü bir kabustu. Birazdan o sinir bozucu alarm sesiyle irkilerek uyanacak ya da hastane monitörlerinin o ritmik bip seslerini duymaya başlayacaktım. Ah, gökte hangi müsait, sesimi duyan tanrı varsa, lütfen ama lütfen beni bu korkunç kabustan mümkün olan en kısa sürede uyandırsın! Yalvarırım! "Kendini daha fazla kandırmayı bırak, insan." Duyduğum bu yeni ses, en lüks kristal kadehlerden yayılan o kusursuz tını kadar berrak, berrak olduğu kadar da tüyler ürpertecek derecede otoriterdi. "Bir melek olduğum doğru ancak ben Azrail değilim. Burası da senin o sandığın ölüler diyarı değil. Eğer o küçük kafanı kurcalayan asıl soru buysa, evet, hâlâ nefes alıyorsun. Yaşayanlar diyarı Porsian’a hoş geldin. Ben bu diyarın mutlak kraliçesiyim ve seni buraya, tam olarak karşıma getiren iradenin ta kendisiyim." Bu ilahi, pürüzsüz sesi tekrar işittiğimde, içimde can çekişen o son zayıf umut kırıntısı da tamamen tuzla buz oldu. Başımı ağır ağır, sanki tonlarca ağırlıktaki bir yükü kaldırıyormuş gibi yukarıya doğru kaldırıp sesin sahibine baktım. Bir an için birisinin bana çok pahalı, çok profesyonel ve organize bir şaka yapıyor olabileceğini düşündüm ama bu tamamen imkansızdı. Çünkü benim bu koca dünyada böyle devasa bir zahmete, böyle büyük bir prodüksiyona girecek tek bir arkadaşım, tek bir yakınım bile yoktu. Yapayalnızdım. Melek, ağır, vakur ve her bir adımı güç kokan hamlelerle önümdeki o upuzun kırmızı halının üzerinde ilerlerken, devasa salonun sessizliği kulaklarımda çınlayan bir uğultuya dönüştü. Yüksek kubbelerden sarkan ihtişamlı, devasa avizeler, binlerce titrek ışığıyla salonu dolduruyor, taş duvarlara korkutucu, devasa gölgeler düşürüyordu. Sanki o gölgeler bile onun mutlak kudretinden korkuyor, attığı her adımda onun ardında usulca sürüklenip ona boyun eğiyordu. Merdivenlerin tam tepesindeki taht, altın işlemelerle bezeli görkemli, göz alıcı bir arka planın önünde tüm heybetiyle yükseliyordu. Kırmızı kadife döşemeli o taht, sadece bir hükümdara değil, bizzat göklerin ve yerin tek hakimine aitmiş gibi bir ağırlık saçıyordu etrafa. Melek, zarif ve kusursuz parmaklarıyla tuttuğu gümüş kadehi yavaşça kenara bıraktı. Belinden aşağıya bir nehir gibi süzülen uzun beyaz saçları, avizelerin parıldayan kristalleriyle yarışacak cinsten bir parlaklığa sahipti. Devasa, bembeyaz kanatlarının arasında sanki gümüş birer şelale gibi dalgalanıyorlardı. Başındaki elmas ve göz alıcı yakutlarla bezeli tacı, onun…