GİRİŞ
Yazar: Yağmur

İstanbul gecenin koynunda uyuyordu. Şehrin kuytularında ise bir ev saklanıyordu. Yalnızca Dolunay’ın aydınlattığı o ev, o gün bir kötülüğe gebeydi. Bu ilk değildi, son da olmayacaktı. Bir fani ruh daha bu şehirden göçmek üzereydi. Gözlerindeki acı ruhuna akıyor, kötü hatıraları zihninden bir film şeridi gibi geçiyordu. Dehşet içindeydi. Ölüm hissinin ağzında bıraktığı o metalik tat ağır ağır kaybolurken son bir kez daha ayağa kalkmayı denedi ama başaramadı. Dakikalar sonra kaçınılmaz sona ulaştığında, gerisinde kendisinden alınanı kadehlere doldurup yavaş yavaş içen bir başka faniler bırakmış olacaktı. “Sana son kez soruyorum,” dedi celladı ona. “Kim için çalışıyorsun?” “Ben…” Ölüm kendisini çağırırken ağzının içinde biriken kanı tükürdü. “Kim olduğunu bilmiyorum. Yemin ederim…” Celladın artık sabrı kalmamıştı. Nefreti öfkesiyle yoğrulmuş, bütün enerjisi namlunun ucundaki kurşuna akmıştı. Büyük bir serinkanlılıkla tetiği çekti ve kurbanının canını aldı. Bu dünyadan bir pisliğin daha eksildiğini görmekten haz almıştı. “Bir şey öğrenebildin mi?” Başını kaldırıp kendisine doğru ağır ağır yürüyen dostuna baktı. Silahını kemerine sıkıştırdı ve başını iki yana salladı. “Hiçbir şey söylemedi orospu çocuğu!” “Sadakatli bir köpekmiş belli ki.” “Bu kansızın sadakat göstereceğine inanıyor musun gerçekten,” derken güler gibi bir ses çıkardı. “Bilseydi şimdiye çoktan ötmüştü.” “Çok ilginç,” dedi dostu, kurbanın başına kadar gelip yere yayılan kan gölünü alaylı gözlerle incelerken. “Halbuki bir sonraki hedefin, kime çalıştığını biliyormuş gibi bir hali var. Buna nasıl söylememişler anlayamadım.” Adam kaşlarını çattı, “Bir sonraki hedef mi?” “Bir sonraki hedef, Travieso.” “Kim?” “Bir kadın…” Buna şaşırmıştı, “Kadın mı?” “Evet, kadın. Aslında iki kişiler. Erkek kardeşiyle beraber bu işin içindeler ama kardeşi daha on sekiz yaşında bir çocuk. Belli ki onu ablası yönlendiriyor.” “Peki,” dedi ve bir süre duraksadı. Uzun zaman sonra ilk kez bir kadınla karşı karşıyalardı. Ardından, “Patron ne der bu işe?” diye sordu kendi kendine. Dostu sıkıntılı bir iç geçirdi, “Onu biliyorsun. Düşman, kim olursa olsun düşmandır. İşin garip kısmı…” Kurumuş bir yaprağı andıran ela gözlerini karşısındakinin gözlerine dikti. “…ikisinin de bu dünyayla hiçbir bağlantısı yok, Travieso. Sıradan insanlar… Neyle karşı karşıya olduklarını bilmediklerine eminim.” Cellat gözlerini, kurbanının kafasından sızan ölümcül kırmızıya çevirdi. Artık dünyanın daha adil bir yer olacağını biliyordu, bundan zevk almıştı. Dudakları kıvrıldı. “Madem farkında bile değiller,” dedi ve yeniden dostuna baktı. “O zaman fark etmelerinin zamanı geldi!” *** Herkese merhaba. Koyu kırmızı bir romantizm seviyorsanız doğru yerdesiniz! Bu hikâye bir "dönüşüm" üzerine kurulu. Pek çok yer gri. Bu, hata yapan karakterlere sık rastlayacaksınız demektir. Onları yargılamanız serbest. Ama bence yargılamak kolaydır. Ben sizi zor olana, onları anlamaya götüreceğim. Bu yolculukta benimleyseniz arabaya atlayın ve kemerlerinizi sıkıca bağlayın. Başlıyoruz! ❤️