2. Bölüm
Yazar: Glsahmaran

Dünyanın en hafif uykusundan, omuzlarımda hissettiğim sert bir sarsıntıyla uyandım. Uyanık olmama rağmen gözlerimi açmak istemedim. “Lane, tatlım… hadi kalk. Müdire Hanım seni çağırıyor,” dedi Bayan Crawford. Sesi tuhaftı. Her zamanki o mesafeli ve otoriter tonu gitmiş, yerine cam kırıklarıyla dolu, titrek bir fısıltı gelmişti. Gözlerimi zorlukla araladığımda Crawford’un yüzünü gördüm. Gözlerinin altı morarmış, kusursuzca topladığı saçları bu sefer özensizce, aceleyle tutturulmuştu. O an, koridorun rutubetli havasının bile değiştiğini hissettim. Başım zonkluyordu. Dün geceyi, o yağmuru, kaçışı hatırlamak istemiyordum. Ama görüntüler, uykumun en derin yerinden sökülüp peşimden gelmişti. Annemin yangın merdivenindeki o son bakışı, zihnime atılmış bir dikiş gibi orada duruyordu. “Neden?” diye fısıldayabildim sadece. Sesim boğazımda kurumuş bir yaprak gibi hışırdadı. Bayan Crawford cevap vermedi. Sadece titreyen bir elini omzuma koydu ve beni ayağa kalkmam için hafifçe zorladı. Merdivenlerden inerken midemde devasa bir taş taşıyormuşum gibi hissediyordum. Her adım, içimde büyüyen o kötü hissi biraz daha somutlaştırıyordu. Yetimhanenin gri duvarları üzerime yıkılacakmış gibi daralıyor, pencerelerden sızan solgun sabah ışığı bile bir düşman gibi gözlerimi yakıyordu. Bir şey olmuştu. Ve Müdire Barbara’nın odasına sabahın bu vaktinde çağrılmak, hayatın bana yeni bir darbe indirmeye hazırlandığının işaretiydi. Ağır ahşap kapı gıcırdayarak açıldığında, Müdire Barbara’nın odasındaki o boğucu hava yüzüme çarptı. Ray’i gördüm. Odanın en karanlık köşesinde, pencereden gelen zayıf ışığın uzağında bir gölge gibi duruyordu. Elleri birbirine kenetliydi ve bakışları, hayatım boyunca gördüğüm en ağır suçluluk duygusuyla yere çivilenmişti. Bakışlarını kaldırmaya bile cesaret edemiyordu. “Müdire Hanım beni mi çağırmıştı?” dedim. Sesim bana bile yabancı geldi; soğuk, duygusuz ve sanki kilometrelerce uzaktan geliyormuş gibi yankılıydı. Müdire Barbara, masasının arkasında bir heykel gibi dimdik oturuyordu. Sert yüz hatları, bugün bir mermer kadar donuk ve cansızdı. Önündeki kağıtları kenara itti ve ellerini birleştirdi. “Lane… canım, oturur musun?” dedi. Sesi, normalde bir emir gibi çıkan o keskin tondan yoksundu; daha çok bir ağıtın başlangıcına benziyordu. “Hayır.” Dizlerimin titremesini, ruhumun sarsılmasını onlara göstermeyecektim. Dimdik durursam, haberin gerçekliğini geri itebilirim sanıyordum. Odanın içi öyle bir sessizliğe büründü ki, duvarlardaki saatin tik-takları kafamın içinde patlayan silah sesleri gibi yankılanmaya başladı. Ray derin, sarsıcı bir nefes aldı. Adımları ağır ağır bana doğru yaklaştı, ancak hala yüzüme bakmıyordu. “Lane,” dedi yavaşça. Sesi çatladı, bir hıçkırığı yutar gibi sustu. “Annen… dün gece—” Sustu. O kelimeyi telaffuz etmenin dünyadaki tüm oksijeni tüketeceğini biliyordu. “—baban tarafından… öldürüldü.” O an dünya durdu. Yer çekimi aniden kat kat artmış ve beni dünyanın merkezine doğru çekmeye başlamış gibi hissettim. Nefesim boğazımda tıkandı, ciğerlerim sanki keskin cam parçalarıyla doldu. “Hayır.” Ray bir şey söylemeye çalıştı, ellerini uzattı ama elleri havada, boşlukta asılı kaldı. Onu duymuyordum. İçimdeki sessizlik o kadar devasaydı ki, dışarıdaki hiçbir çığlık o boşluğu dolduramazdı. “Hayır… yalan bu. Annem ölmedi. O beni buraya gönderdi! Geri gelecekti! Beni alacağına söz verdi!” Sesim yükseldikçe içimdeki o çocuksu, saf umut parçalanarak dökülüyordu. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu. “YALAN SÖYLÜYORSUNUZ! HEPİNİZ YALANCISINIZ!” Gözyaşlarım yüzüme akmaya başladı. Sıcak ve yakıcıydılar. Sandalyelerden biri devrildi, elim masanın üzerindeki camdan bir objeye çarptı. “YALAN!” Bayan Crawford yanıma yaklaşıp omzuma dokunmak, beni zapt etmek istedi. Onu var gücümle ittim. “DOKUNMA BANA!” Odaya diğer görevliler girdi. Birileri kapıyı kapattı, birileri kollarımı tutmaya çalıştı. Her kafadan aynı anlamsız, sahte teselli cümleleri çıkıyordu: “Lane, sakin ol.” “Tatlım, lütfen otur.” Ama bu sözle…