10. Bölüm
Yazar: Glsahmaran

Şehrin üzerine çöken akşam kızıllığı, Blair’in Miller ile yaptığı o son, gizli buluşmanın ardından eve dönüş yolunu bir kefen gibi sarmıştı. Bu seferki buluşma, ailesinin ölümüyle ilgili değildi; Miller’dan holdingdeki yönetim kurulu üyelerinden birinin karanlık geçmişine dair, kimsenin bilmemesi gereken çok daha tehlikeli ve "başka" bir bilgi almıştı. Sokak lambaları henüz yanmamıştı; binaların diplerinden uzayan gölgeler, kaldırımları yutan devasa pençeler gibi yolu daraltıyordu. Blair, elindeki çantada sakladığı o yeni bilginin ağırlığıyla adımlarını hızlandırdı. Kalbi, boğazında hapsolmuş küçük bir kuş gibi düzensiz ve korkuyla çırpınıyordu. Aniden, hemen arkasındaki boş sokakta sert bir ayakkabı sesinin yankılandığını duydu. Durdu. Ses de durdu. Arkasına baktığında, sokağın sonundaki sisli karanlıktan başka bir şey göremedi. "Blair, sakin ol," diye fısıldadı kendi kendine, sesi titriyordu. "Sadece hayal kuruyorsun." Ancak adımlarını tekrar attığında, o ses bu kez daha yakından, daha ritmik ve daha kararlı bir şekilde geri döndü. Kaçma içgüdüsü tüm bedenini bir elektrik akımı gibi sardı. Blair, elindeki o yasak bilgiyi korumak istercesine çantasını göğsüne bastırarak dar, çöp konteynerlerinin yolu daralttığı bir ara sokağa saptı. Nefesi artık ciğerlerini yakıyor, her solukta genzine keskin bir metal kokusu doluyordu. Sokağın sonundaki ana caddeyi, oradan geçen arabaların hızla kayan farlarını görebiliyordu; o ışığa ulaşırsa güvende olacaktı. Fakat bir tuhaflık vardı: Peşindeki sesler çoğalmıştı. Bir kişi değil, onlarca gölge üzerine doğru sessizce ama hızla yürüyordu sanki. Fısıltılar tuğla duvarlardan taşıyor, Miller’ın az önce ona verdiği o tehlikeli sırrı bir ilahi gibi tekrarlıyordu. Tam köşeyi dönüp kurtarıcı ışığa çıkacakken, karanlığın içinden devasa, kemikli ve buz gibi bir el fırladı. El, Blair’in ağzını vahşi bir güçle kapattı. Çığlığı genzinde sessiz bir patlamaya dönüşürken, kulağına çarpan o mekanik fısıltı tüm dünyasını yıktı: "Sıra sende, Valenmore." *** Blair, yatağında bir yay gibi gerilerek sıçradı. Gözlerini açtığında odanın mutlak sessizliğini sadece kendi boğuk hıçkırıkları bozuyordu. Kan ter içindeydi; ipek geceliği vücuduna buz gibi yapışmıştı. Kalbi göğüs kafesini yumrukluyor, parmak uçları karıncalanıyordu. Gördüğü her şey o kadar gerçekti ki, hâlâ ağzının üzerinde o baskıyı, o yabancı derinin kokusunu hissediyordu. Titreyen elleriyle komodinin üzerindeki lambaya uzandı, ışık odayı doldurdu ama zihnindeki karanlık köşeler aydınlanmadı. Panik atak ilaçlarına uzanmak istedi ama elleri o denli şiddetli sarsılıyordu ki, su bardağına çarptı. Camın zeminde tuzla buz oluşu, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Blair, yatağın tam ortasına büzüldü, dizlerini göğsüne çekip kendine sıkıca sarıldı. "Sorun yok... Sadece bir rüya," diye sayıkladı, sesi bir yabancıya aitmiş gibi boğuk çıkıyordu. Kapı iki kez nazikçe tıklandığında Blair cevap veremedi. David, içeriden gelen o hırıltılı nefesleri ve cam kırılma sesini duyunca kapıyı yavaşça araladı. Blair’i yatağın ortasında bir çocuk gibi savunmasızca büzülmüş halde görünce adımları hızlandı. "Blair! Buradayım, nefes al." David yatağın kenarına çöktü, Blair’in buz kesmiş ellerini avuçlarının içine aldı. Blair hâlâ sayıklıyordu: " David o gölgeler, onlar... Oradaydı." David sakin bir hareketle çekmeceden ilaçları çıkarıp ona bir bardak su uzattı. Birkaç uzun, sancılı dakikanın ardından Blair’in nefesi sakinleşti, vücudundaki o titreme yerini ağır bir bitkinliğe bıraktı. Blair, başını David’in omzuna yaslarken David’in sesi bir kalkan gibi yükseldi: "Zihnin isyan ediyor küçük hanım. İstersen yarın terapistinden yeni bir randevu alırız. Uzun zamandır böyle rüyalar görmüyordun. Belkide terapileri bitirmek için erken reaksiyon aldın" dedi ve Blair de terapi sayesinde ve kullandığı ilaçlar sayesinde uzun zamandır bu tarz kabuslar görmediğini çok iyi biliyordu bu yüzden David dediğini mantıklı bularak kafasını olumlu anlamda salladı. Gecenin bu sarsıcı anısı, Blair bany…