İsimsiz Rütbe
Yazar: Suelaa

Yüzündeki o donuk ifade sorduğum sorunun ağırlığı altında bile sarsılmadı. Tam aksine dudaklarının kenarında alaylı değil, durumu tiye alan tehlikeli bir kıvrım belirdi. "Kurt..." dedi lakabımı ağzına alırken sanki kırk yıllık tanığıymış gibi rahat ve mesafesizdi. Bu durum omurgamdan aşağı soğuk bir terin süzülmesine neden oldu. Bir adım daha öne çıktım. Otoriter gölgem kadının üzerine tamamen kapandı. Buz gibi netlikle üzerine yürüdüm. "Üzerimde hiçbir rütbe veya kimlik işareti yokken karşımdaki kişinin kim olduğunu bilmeden bu kadar rahat konuşamazsın. Kimsin sen kiminle çalışıyorsun?" Barış hemen sağ omzumun hizasında yerini aldı gövdesiyle gerilimin tırmandığı bu anda olası bir hamleye karşı siper oluşturdu. Atlas, Doruk ve Efe de ellerindeki silahların emniyetini hafifçe gevşetip çemberi daralttı. Timin gözü bende kulakları ise bu gizemli kadının vereceği cevaptaydı. İdil, üzerimize çevrilmiş beş namlunun yarattığı baskıyı tek bir saniye bile umursamadı. Gözlerini bir an olsun kırpmadan gözlerimin içine bakmaya devam etti. "Kod adını bilmek için duvarda yazmasına gerek yok Kurt adamın duruşunda yazar" dedi sesi vadiye çarparak yankılandı. "Kim olduğuma gelince... Bilmen gereken tek şey şu an bu dağda nefes alabiliyorsanız bunun benim burada olmamla ilgili olduğu." "Buluşma noktamız burası değil planlarımızda senin gibi bir değişken yok" diye kükredim sabrımın son sınırlarını zorlayarak. "Devletin gizli bir emri mi yoksa başımıza sardığın başka bir bela mı? Konuş!" kadın başını hafifçe yana eğdi gözlerindeki o soğuk ışık parladı. "Devletin emirleri senin bildiklerinden ibaret değil. Ve merak etme asıl bela senin aradığın değil arkandan yaklaşmakta olan." Sözleri bittiği anda uzaktaki tepelerden gelen telsiz parazitleri ve patlama sesleri konuşmanın aniden kesilmesine neden oldu. Cehennem henüz bitmemişti aksine asıl fırtına şimdi kopuyordu. Havada asılı kalan kelimeler uzaktan gelen o patlama sesiyle parçalandı. Telsizden gelen parazitlerin arasından Barış'ın tok sesi yükseldi. "Komutanım batı sırtlarından hareketlilik var! İkinci bir dalga geliyor!" Başımı kadından ayırıp hızla tepeye doğru çevirdim. Gözlerimi kısarak karanlığın siluetini taradım. Sınırın o tarafı her zaman hareketliydi ama bu kez üzerimize gelenlerin sıradan bir grup olmadığı attıkları o nizamî adımlardan belliydi. Bizi köşeye sıkıştıran ilk pusu sadece bir başlangıçtı asıl fırtına şimdi kapıdaydı. Arkama döndüğümde kadının çoktan mermisi biten şarjörünü seri bir hareketle değiştirip mevzi aldığını gördüm. Ne bir emir bekliyor ne de kimseden onay istiyordu. Sanki bu savaşın bu dağın ve bizim yıllardır içinden çıkamadığımız bu karanlığın tam merkezine ait gibiydi. "Dağılın!" diye bağırdım timi yeniden konuşlandırarak. Barış sağ kanadı tutarken Atlas ve Doruk kayalıkların ardına sığındı. Efe ise iletişim hattını canlı tutmak için sinyalleri sırtlamıştı. O an hemen yanımda beliren gölgeyle birlikte aynı siperin arkasına çömeldik. "Burada harcanıyorsun Komutan" dedi, nefesi bile kesilmeden o buz gibi netlikle. Göz ucuyla ona baktığımda en ufak bir korku veya tereddüt izi bulamadım. Sadece hedefine kilitlenmiş keskin bir irade vardı. "Senin kim olduğun ve burada ne aradığın bu çatışma bittiğinde masaya yatacak" dedim namluyu hedefe çevirirken. "Ama şimdi... hata yapan ilk hedefe gömülür." "Emin ol Komutan" diye fısıldadı parmağı tetiğe giderken. "Beni masaya yatıracak kadar uzun yaşayamazsın." Ateşin ilk dalgası üzerimize bindiğinde aramızdaki o görünmez barikat yıkılmış yerini kelimelere ihtiyaç duyulmayan tehlikeli bir ortaklığa bırakmıştı. Batı sırtlarından inen gölgeler üzerimize yağan kurşunların şiddetiyle iyice netleşti. Düşman bu kez hazırlıklıydı ilk pusudaki dağınıklık yerini koordineli bir baskıya bırakmıştı. Kayalıkların arasından sektirerek attıkları el bombası siperimizin hemen yakınına düştü. "Siper al bomba!" diye kükredim. Zaman saniyeden de kısa bir dilime sıkışmıştı. Yanımdaki silüet refleks olarak üzerime doğru bir hamle…