-3-
Yazar: Valen Odes

Bir tık geçiş bölümü gibi… kısa, tatlı ve bizi hazırlayan türden. Keyfini çıkarın ve öbür bölümde keşfedin <3 “Kader gayrete aşıktır.” Bu cümle yaşantımın çoğunda mottom olmuştu. Hedeflediğim bir amaç uğruna her şeyi yapmak beni hedeften daha çok tatmin ediyordu. Eğer kader benim gayretime aşık ise, ben de onun müptelasıydım. Zaferim uğruna kendimi ne kadar zorlayabileceğimi izlemeyi seviyordum ve yoluma çıkanları ezmeyi. Bunu bilgiyle yapmak zaferin en tatlı kısmıydı her zaman. Zekanın en etkileyici silah olduğu konusunda hemfikirdim, tehlikesinin de farkındaydım. Tez canlı olmak benim sürecimi zorlaştırıyordu elbette. Kendimi bu sektörün içinde büyük bir umutla bulduğum ilk yıllarımda, yaşımı ikiye belki de üçe katlayan nice insanların bazen tek bir proje için on yıllarca çalıştığına şahit olmuştum. Ellerindeki en ufak şey ile yetinmeyi öğrenmiş, sürece takılı kalanlar. Kendilerine her ne demek istiyorlarsa. Bunun gözümü korkutmasına izin vermemiş, özgüvenimin esareti olmuştum. Büyük oynayacaktım. Sonrasında sürecin keyfine bakabilirdim. Bir hayaliniz var ise ve bu büyük bir hayal ise kimse ona el bile uzatamadan ona sahip olmalıydınız. Benim lügâtıma böyle işlenmişti. Halbuki böyle görmemiştim. Çocukken büyükbabam gibi büyük bir arkeolog olmak istediğim dönemlerde çok uyarılmıştım onun tarafından. “Dinle Gizem.” Önümüzdeki kayıtlara bakıyorduk. Kleopatra’yı daha adımı bile yazmayı öğrenmeden tanımaya başlamıştım. “Eğer zaferinin çok büyük olacağını biliyorsan, onu elde edeceğine inanıyorsan… Onu her şeyiyle kabul etmelisin. İsterse yüz yıl sürsün. Bu, onun parçası. Zaferi bu kadar büyüleyici kılan da bu, ulaşılmaz cazibesi.” “Ama büyükbaba neden onu gidip olduğu yerde aramıyor da sadece tahminler yürütüyorsun?” “Güzel kızım… bilinmeze öylece atlayamazsın.” O gün büyükbabamın bilinmezden, gizemden, korktuğunu hissetmiştim. Hayranlığına tanık olarak büyümüşken hem de. Bir şeyin yarısı olacağına hiç olmaması her zaman daha güvenlidir, derdi. Riskin karşı konulmaz çekimi hakkında hiç uyarmamıştı. Onun yerine gitmeyi tercih etmişti. Beni hırslarımla dolu dünyada bir başıma bırakmıştı. Ben de hırslarıma güvenmeye başlamıştı. Onların hayatıma yön vermesine izin vermiştim. Ve her kötü sonuçta- ki bu çok nadir olurdu- kendimi, olsun, macera oldu. Diye avuturdum. Ve emindim ki önümde koskocaman bir macera vardı. Yine de eğer ben her gece uyumadan önce kendimi; üniversitelerde seminer verirken, elimde yüzüğü tutarken ve bunu Yalın’ın gözüne sokarken hayal ediyorsam bunu her yaşıma borçluydum. Bunu yapabilmem için ihtiyacım olan büyükbabam değildi ya da genlerini birebir bana aktaran adrenalin ve macera bağımlısı olduğu için dünyadan göçmüş ailem değildi. İhtiyacım olan tek şey oduna bile ihtiyaç duymadan harıl harıl yanan hırsımdı. Mısır da kazı sezonun açıldığı dönemdeydik. Sonbaharın serinliği, Mısır Çöllerinin yakıcılığına merhem gibiydi. Bu dönem arkeologlar için çalışma konforunu arttırıyordu. Son kontrollerimi yapmıştım. Yarın akşamüstü ortalama beş saatlik bir uçuşla Kahire de olacaktım. Asıl konumum orası değildi ama Kahire’ye en son geçen sene kazı döneminde gitmiştim ve dünya üzerinde atmosferine en bayıldığım yerlerdendi haliyle. Dün Solari ailesinin yüzük faciası keyfimi yerine getirmişti. Yalın’dan da bu beklenirdi zaten. Anlamadığım şey ise bunu sadece benim fark etmiş olmam tuhaflığıydı. Yüksek Lisans Profesörüm Dr. Iselda, yüzüğü sergide görmeye gidince elbette o da fark edecekti. Ve bunu lehine kullanıp, kendi sürecini hızlandıracaktı. Zamanında büyükbabamın ofisinde onun imza attığı çalışmalara denk gelmiştim. O da benim kadar hırslı bir kadındı. Keşifleri oldukça kısa zamanlar içerisindeydi ama yine de sürece sadıktı. Ah, bu propagandayı reddediyorum, süreç tamamen bir kelepçeydi zihinlere. En azından tekerlekleri durmadan çalışa beyinler için. Bu yüzük savaşında rakiplerimi tartmaya çalışmam yalnızca motivasyonumu kırardı. Buna odaklanmayacaktım. Dibimde olan ve bunu gözüme sokan sadece Yalın’dı. Sahip olabileceği…