TEK YÖN BİLET
Yazar: Aleyna erdem

Otobüsün hafif sarsıntısıyla gözlerimi araladım. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Başımı cama yaslamışım. Boynum tutulmuştu. Camın ardından görünen karanlık yavaş yavaş griye dönüyordu. Güneş henüz doğmamıştı. Ufuk çizgisi belli belirsiz aydınlanıyor, yol kenarındaki tabelalar hızla geride kalıyordu. Otobüsteki herkes sessizdi. Kimi koltuğuna gömülmüş uyuyordu. Kimi telefonuna bakıyordu. Arka taraftan küçük bir çocuğun mırıldanması duyuluyor, motorun tekdüze sesi bütün otobüsü dolduruyordu. Derin bir nefes aldım. İlk kez gerçekten uzaklaşmıştım. Artık ne yaşadığım şehir görünüyordu… Ne de bana “eve dön” diyecek biri vardı. Elimi çantama uzattım. İçindekileri bir kez daha kontrol etme ihtiyacı hissettim. Otobüs biletim… Kimliğim… Yeni hattım… Elif’in bana verdiği zarf… Ve yıllardır biriktirdiğim paralar… Hepsi yerindeydi. İçim biraz olsun rahatladı. Sonra camdan dışarı bakmaya devam ettim. Hayatım boyunca ilk kez tek başıma şehir değiştiriyordum. Korkuyordum. Hem de çok. Çünkü İstanbul’da beni bekleyen kimse yoktu. Ne bir akrabam… Ne bir arkadaşım… Ne de kalacağım bir ev. Sadece cebimdeki sınırlı para ve içimde hâlâ sönmemiş küçücük bir umut vardı. Tam o sırada otobüsün hoparlöründen muavinin sesi duyuldu. “On beş dakika sonra dinlenme tesisinde mola vereceğiz.” Otobüste hafif bir hareketlilik başladı. İnsanlar uyanıyor, üzerlerini düzeltiyor, telefonlarını ellerine alıyordu. Ben ise başımı yeniden cama yasladım. Dün sabah annem mutfakta bana bağırıyordu. Şimdi ise yüzlerce kilometre uzağa gidiyordum. Hayat gerçekten bir günün içine bu kadar acıyı sığdırabilir miydi? Otobüs dinlenme tesisine girdiğinde gökyüzü tamamen aydınlanmıştı. Muavin koridorda yürüyerek, “Yirmi dakika mola arkadaşlar.” diye seslendi. Herkes sırayla aşağı inmeye başladı. Ben birkaç dakika daha yerimde oturdum. İnmek istemiyordum. Çünkü dışarı çıktığım anda gerçeklerle yeniden yüzleşecektim. Artık yalnızdım. Ve bu yalnızlık, otobüsün içindeki sessizlikten çok daha ağırdı. Yine de derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Montumu giydim. Çantamı omzuma astım. Merdivenlerden inerken yüzüme sabahın serinliği vurdu. Dinlenme tesisi kalabalıktı. Bir tarafta sıcak simit kokusu yükseliyor, diğer tarafta çay kazanlarından buhar çıkıyordu. İnsanlar kahvaltı yapıyor, çocuklar koşuşturuyor, yolcular aceleyle ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ben ise kalabalığın içinde ağır adımlarla yürüyordum. Karnım açtı. Ama canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Kantin önünde durup cebimdeki paraya baktım. Bu para bana günlerce yetmeliydi. İstanbul’a vardığımda iş bulana kadar her kuruşun hesabını yapmak zorundaydım. Derin bir nefes alıp parayı yeniden cebime koydum. Sadece tesisin bahçesindeki çeşmeye gidip avuç avuç su içtim. Soğuk su boğazımdan geçerken aynadaki yansımam gözüme ilişti. Gözlerimin altı mosmordu. Yüzüm solgundu. Ama gözlerimde dün olmayan bir şey vardı. Kararlılık… Belki de insan, arkasında kaybedecek hiçbir şeyi kalmayınca daha cesur oluyordu. Tam o sırada uzaktan muavinin sesi yükseldi. “İstanbul yolcuları! Hareket ediyoruz.” Çantamın askısını düzelttim. Bir kez daha gökyüzüne baktım. Sonra hiçbir yere ait olmayan adımlarımla yeniden otobüse doğru yürüdüm. Çünkü artık önümde tek bir yol vardı. Ve o yol… Beni bilmediğim bir hayata götürüyordu. Otobüse yeniden bindiğimde herkes çoktan yerlerine oturmaya başlamıştı. Koridordan yavaş adımlarla ilerleyip on yedi numaralı koltuğuma geçtim. Çantamı yine dizlerimin üzerine koydum. Muavin yolcuları tek tek kontrol ettikten sonra kapılar kapandı. Motorun sesi yeniden yükseldi. Otobüs ağır ağır hareket ederken dinlenme tesisi de arkamızda küçülmeye başladı. Başımı cama yasladım. Dışarıda uzayıp giden yollar… Yeşilin her tonuna bürünmüş tarlalar… Arada sırada görünen küçük köy evleri… Hepsi birkaç saniye içinde gözden kayboluyordu. Hayat da böyle değil miydi? Bir an vardı… Sonra yok oluyordu. Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. İki gündür doğru düzgün uyumamıştım. Tam gözlerimi kapatacakken yan koltuğa biri oturdu. Orta yaşlı, güler yüz…