KEKEBEK KADAR ÖMRÜMÜZ VAR
Yazar: Aleyna erdem

“Kelebek kadar ömrümüz var, sevmek lazım, hemen başlayalım… Kaybedecek daha neyimiz var? Aşk için daha ne gerekiyorsa hepsi bende var… Nefes bile almadan… nefes bile almadan… nefes bile almadan seviyorum seni…” Şarkının sözlerine öylesine kapılmıştım ki dış dünyayla bağımı tamamen koparmıştım. Odamın kapısının kaç kez çalındığını fark etmemiş, annemin bana seslendiğini bile duymamıştım. Kapı aniden açılınca irkilerek başımı çevirdim. Annem, yüzündeki öfkeyi gizleme gereği bile duymadan bana bakıyordu. Kaşları çatılmış, dudakları ince bir çizgi hâline gelmişti. “ Beni duymuyor musun? Kaç defadır sesleniyorum! ” diye çıkıştı. Derin bir nefes alıp kulaklığımı yavaşça kulaklarımdan çıkardım. Gözlerimi onunkilerden kaçırmadan, alışılmış bir sakinlikle cevap verdim. “ Efendim, anne? ” Anne’s, beni baştan aşağı süzdü. Yüzündeki memnuniyetsizlik ifadesi hiç değişmiyordu. “Yine boş boş odana kapanmışsın. Ne olacak senin bu hâlin? Biraz insan içine karış. Evde yapılacak onca iş varken sen hâlâ müzik dinliyorsun.” Sessizce başımı eğdim. Cevap vermedim. Çünkü biliyordum… Ne söylersem söyleyeyim, onun gözünde hep haksız olan ben olacaktım. “Bana öyle bakma!” dedi sertçe. “Senin yaşındaki kızlar evin yükünü omuzluyor. Sen ise odandan çıkmaya bile üşeniyorsun.” İçimde yükselen kırgınlığı yine sessizliğe gömdüm. Küçüklüğümden beri bunu yapıyordum. Konuşursam saygısız… Susarsam umursamaz… Ağlarsam şımarık… Gülersem terbiyesiz oluyordum. Bu evde doğru yaptığım hiçbir şey yoktu. “Mutfağa gel,” dedi arkasını dönmeden. “Misafir gelecek. Ortalığı toparla.” Kapı sertçe kapandı. Odanın içinde yeniden sessizlik hâkim oldu. Kulaklığım hâlâ elimdeydi. Az önce beni başka dünyalara götüren şarkı durmuştu. Telefonun kararan ekranına baktım. Keşke hayat da şarkılar kadar kısa olsaydı, diye geçirdim içimden. En azından bir gün biterdi. Oysa Beni, hikayem daha yeni bașlıyordu Derin bir nefes alıp yatağımdan kalktım. Kulaklığımı masanın üzerine bıraktım ve aynanın karşısında bir an duraksadım. Karşımdaki yüze baktım. Gözlerimin altındaki morluklar artık makyajla bile kapanmıyordu. Gülmeyi ne zaman bıraktığımı hatırlamıyordum bile. “Bitti mi?” diye fısıldadım kendi yansımama. Elbette cevap veren olmadı. Kapıyı açıp koridora çıktım. Daha mutfağa varmadan annemin sesi yine yükseldi. “Nerede kaldın sen? Her işi ben mi söyleyeceğim?” “Hemen geliyorum.” Mutfağa girdiğimde tezgâhın üzerinde sebzeler, kirli tabaklar ve hazırlanmayı bekleyen onlarca şey vardı. Annem elindeki bezi masaya bırakıp bana döndü. “Şunları doğra. Salatayı hazırla. Sonra da salonun tozunu al.” “Tamam.” Tek kelime… Artık onunla konuşmalarımız bundan ibaretti. Ne eksik ne fazla. Tam bıçağı elime almıştım ki salondan babamın tok sesi duyuldu. “Hanım! Çay hazır mı?” Annem gözlerini devirerek derin bir nefes aldı. “Hazır olacak, bekle biraz!” Sonra yeniden bana döndü. “Ne dikiliyorsun? Elini çabuk tut.” Başımı sallayıp sessizce işe koyuldum. Dakikalar boyunca mutfakta yalnızca bıçağın kesme tahtasına vurduğu ses vardı. Ne annem teşekkür etti… Ne de ben tek kelime ettim. İçimde büyüyen sessizlik, evin duvarlarından bile daha ağırdı. O an tek bir şey düşündüm. Bir gün… Bir gün bu evden gidecektim. Ardıma bile bakmadan… Kimsenin beni tanımadığı, ismimi bile bilmediği bir yere… Belki o zaman ilk kez gerçekten nefes alabilirdim. Ama henüz bilmiyordum. Bazen insan, en büyük kaçışını gerçekleştirebilmek için önce en büyük kaybını yaşamak zorunda kalır. Tam o sırada telefonumun tiz zil sesi mutfaktaki ağır sessizliği böldü. Refleksle tezgâhın üzerindeki telefonuma uzanacakken annem benden hızlı davrandı. Telefonu eline alıp ekrana baktı. Kim arıyordu göremedim. Kaşlarını hafifçe çattı, ardından ekranı bana doğru çevirmeden konuştu. “ Açma. ” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “ Baban içeride. Kimle konuşuyorsun diye yine kuruntu yapar. Durduk yere bir kavga daha çıkmasın. ” Telefonun sesi kesildi. Ekran karardı. Annem telefonu masaya bırakırken sert bir ses tonuyla ekledi: “ Bir de şu telefonunu sessize al. Sürekl…