Kuleye Giriş
Yazar: Kalem✏️

Gece, kasabanın üstüne çökmüş ağır bir örtü gibiydi. Yağmur, taş sokakları öyle hızlıca dövüyordu ki, sanki bulutlar yıllardır biriktirdiği öfkeyi kusuyordu. Sokak lambaları titriyor, uzaktan gelen çan sesi rüzgârla birlikte boğuk bir şekilde dağılıyordu. Kasaba bu saatlerde sanki canlı bir yer gibi değil, unutulmaya yüz tutmuş bir anı gibiydi. Arda, dar sokağın sonunda durdu. Karşısında kimsenin korkusundan giremedeği saat kulesi vardı. Kasabanın en eski yapısı… kimsenin yaklaşmadığı, hakkında kimsenin konuşmak istemediği, varlığı bile kabul edilmeyen o yer. Kulenin duvarları yılların karanlığını üstünde toplamış gibiydi. En üstünde ki saatin yüzü çatlamıştı. İbreler duralı yıllar olmuştu. Ama yine de kulenin içinden bir "varlık hissi" geliyordu. Sanki kulenin içinde bir şey vardı, birisini bekliyordu. Kapısındaki paslı zincir çoktan kırılmıştı. Arda bir an yutkundu. Neden burada olduğunu kendi bile bilmiyordu. Ama günlerdir aynı rüyayı görüyordu. Aynı kule. Aynı karanlık. Aynı kasvet. Buraya girmekten çok korkuyordu. İçinden bir ses 'Geri dön' diyip duruyordu. Burada olmaması gerekiyordu. Ama merak duygusu korkusundan daha ağır bastı. Kapıyı iterek açtı. Kapının gıcırtısı, kulenin içinden yukarı doğru yankılandı. İçerisi karanlıktı. Sadece duvarlara sinmiş eski semboller, fener ışığında kısa kısa parlıyordu. Sanki biri aceleyle kazımış ama sonra pişman olmuş gibiydi. Ama acelesi olan birisi neden böyle detaylı semboller çizsin ki? Arda merdivenlere adım attığında, arkasındaki kapı kendi kendine kapandı. Kapının sesi Ardanın korkusunun artmasına sebep oldu. Sessizlik değişti. Artık sadece yağmur değil, sanki zaman da nefes alıyordu.Her basamakta hava daha da ağırlaşıyor, nefes almak daha zor hale geliyordu. Duvarlar yaklaşmıyor gibi görünüyordu ama Arda’nın zihni sanki daralıyordu. Basamakları çıkmaya başladı. İlk önce birinci kat, sonra ikinci kat, sonra bir kat daha. Her katta duvarlarda aynı semboller vardı ama her defasında biraz daha farklıydı. En üst kata geldiğinde durdu. Sadece kocaman bir boşluk. Fakat duvarların birinde devasa bir saat mekanizması. Tabiiki de çalışmıyordu. Çarklar paslanmıştı. Zincirler sarkıyordu… ama tam ortasında, tüm bu ölü mekanizmanın içinde bir şey vardı. Mavi bir ışık. Nabız gibi atıyordu. Sanki canlıydı. 'Saçmalama oğlum, bir ışık canlı olabilir mi hiç' diye düşündü Arda. Bir adım daha attı. Sonra aniden ışık söndü. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Ve Arda o sesi duydu. Sanki kulaklarından değil, kafasının içinde duyuyordu sesi. 'Demek tekrar başlıyoruz. Ama yıllar sonra gelicek olan kişinin sen olucağını hiç tahmin edemezdim.' Arda irkildi, geriye doğru birkaç adım attı. 'Neler oluyor? Orda biri mi var, sen kimsin?' Diye bağırdı Arda. Ses birkaç saniye sustu, sonra daha tok, daha anlaşılır bir şekilde: 'Ben senim' dedi. Arda şaşkınlık ve korku içinde dondu kaldı. Ne diyeceğini, nasıl tepki vericeğini bilmiyordu. Şuan burada neler oluyor, hiçbir şeye anlam verememişti. 'Saçmalık! Sen kim ol-' diye bağırırken cümlesi yarıda kesildi. Çünkü ışığın içinde bir şey hareket etti. Başta sadece bir gölge gibiydi ama sonra şekil almaya başladı. Bir insan oldu. Ama bu "insan" Ardaya bakıyordu ve... Ardaya inanılmaz bir şekilde benziyordu. Ardaya bakan şey, onun daha yorgun, daha büyük, daha fazla şey yaşamış haliydi. Gelecekteki Arda, uzun süre konuşmadı. Sanki doğru kelimeyi değil, doğru anı bekliyordu. Sonra gözlerini kısıp konuştu: “Dinle. Vakit yok.” Arda geri çekildi. “Sen… sen neredesin?” Gelecekteki Arda acı bir şekilde gülümsedi. 'Bunu anlatmak çok zor. Aslında ben bir mekanda değilim. Zaman içinde şıkışmış durumdayım. Ama bunu boşver. Sana söylemem gereken asıl önemli şey: Artık zaman düzgün işlemiyor ve düzeltmemiz için yardım etmek zorundasın.' Ardanın kalp atışları hızlanmıştı. Zaman içinde sıkışmak da neydi? Nasıl zaman düzgün işlemiyordu? Şuan gelecekteki haliyle nasıl konuşabiliyordu? Gelecekteki haline nasıl yardım edebilirdi ki? Arda şuanda yaşanan hiçbir şeye anlam verememişti. Acaba…